TAYYİP'E SORALIM;

 


 

RUS UÇAĞI YALNIZCA HAVA SAHAMIZI İHLAL ETTİĞİ İÇİN

 


 

DÜŞÜRÜLÜYOR. YUNANİSTAN 16 ADAMIZI İŞGAL ETMİŞ NEDEN

 


 

SUSUYORSUN? DÜNYA SÖMÜRÜ DÜZENİ BÖYLE Mİ İSTİYOR?

 


 

 YOKSA DÜNYA SÖMÜRÜ DÜZENİ İÇİN Mİ YAŞIYORSUN?


 

HİÇ NİHAT

buyuksu@hotmail hesabı bize ait bir hesap değildir!


BEN HAKLIYIM BEN KAZANACAĞIM! ZİBİDİLER!


BİR ARAKADAŞIM ANLATMIŞTI. KENDİSİNİN, ABİSİNİN KARISINA SARKINTILIK ETTİĞİNİ SÖYLEMİŞLER VE BU SÖYLEM TOPLUM TARAFINDAN KABUL GÖRMÜŞ. ÇOCUK HALA "BUNU YAPAN OR.SPU ÇOCUĞUDUR DİYOR!". BELKİ BAZI OYUNLAR İÇİN ALT YAPI HAZIRLIĞI OLABİLİR BU... BELKİ DE YAPILACAK PLANLARA HAKLILIK KAZANDIRMA... KİM BİLİR?

---------------------------

---------------------------

ATİLA EFENDİ; MİDEM BULANDI. IQ GÖSTERGEN, ALGILAMAN İLE TERS ORANTILI GÖRÜNÜYOR! BU DA İNSANI ZAVALLI YAPIYOR! YANİ BEYİN FONKSİYONLARIN YALNIZCA KURNAZLIK İÇİN DEVREYE GİRİYOR! BELLİ Kİ; 'DOKTOR SANA NE YERSE YESİN' DEMİŞ!


HANİ HEP SÖYLÜYORUM. HİÇ NİHAT BİR TAKIM KAĞIT PARÇALARI İLE GEZEREK KENDİSİNE GÖRE İNSANLARI BİLGİLENDİRİYORMUŞ! BUNUN BİR KUMPAS OLDUĞUNU VE DAMAT SEZAİ'NİN DE BU KUMPASIN BİR PARÇASI OLDUĞUNU DA BUGÜN İLK DEFA AÇIKLIYORUM. ANCAK DAMAT SEZAİ PERDE ARKASINDA İDİ. HİÇ NİHAT İLE DAMAT SEZAİ'NİN NEDEN BİRİBİRLERİNİ BU KADAR DESTEKLEDİĞİ ŞİMDİ DAHA İYİ ANLAŞILDI MI? ANLAYAN ANLAR, ANLAMAYAN DA ANLAMAZ! BABADAN KALAN HAKLARIMDAN OLAN NAKİT PARAMI BANA NEDEN VERMEDİKLERİ DE DAHA İYİ ANLAŞILDI MI? ŞİMDİ DE ANNEDEN GELEN NAKİT PARA HENÜZ DAHA VERİLMEDİ! BEKLEMEDEYİZ! BAKALIM ALABİLECEK MİYİZ? BİR DE SAMİ DENEN BİR VATANDAŞ VARDI, GEBERDİ GİTTİ! 

İŞTE BU ZİBİDİLER KENDİLERİNİ CENNETİN ÇOCUKLARI OLARAK GÖRÜYORLAR VE HALKA İSE CEHENNEM ZEBANİLİĞİ YAPIYORLAR! CENNET VE CEHENNEMİ BİR BAŞKA YERDE ARAMAYIN. CENNET VE CEHENNEM BİR TAKIM APTALLAR TARAFINDAN İŞTE BU BİÇİMDE ORTAYA ÇIKARILIYOR!  

 

8 NİSAN'DA YAPILAN CHP MİTİNGİNDE BİR SAHLEP-İN İÇİNE KONULAN BÜYÜ İNSANLARIN KAFASINI KARIŞTIRDI. AMAÇ BÜYÜ İLE İNSANLARA KAFA OKUTABİLMEKTİ. HADİ BÜYÜ OLMADAN KAFA OKUYUN! İŞİN ASLI BÜYÜ OLMADAN KAFA OKUYABİLMEK! ENSEDEN KAFA DAHA İYİ OKUNABİLİNİYORMUŞ YOK YÜZÜNE BAKARAK KAFA OKUNACAKMIŞ! HOCA YAPTIĞI BÜYÜ İLE İNSANLARI İSTEDİĞİ YERE GETİRİYOR! İŞTE İNSANLAR BU KADAR ZAVALLI! O BÜYÜYÜ BARDAĞIN İÇİNE KOYAN KİŞİ ONUN BÜYÜ OLDUĞUNU BİLMİYOR MU? İNSANLARI YANLIŞA DÜŞÜRECEĞİNİ BİLMİYOR MU? BİLİYOR! AMAÇ BİRİLERİNE YALAKALIK YAPMAK! İNSANLARIN ARASINI SOĞUTMAK! İSİM VEREYİM Mİ? BU POKU YİYEN BİR GAZETECİ! HİÇ NİHAT'IN İTİ DİYE BİLİNİR! HEM BU POKU YİYOR HEM DE HİÇ BİR ŞEYDEN HABERİ YOKMUŞ GİBİ DAVRANIYOR! TÜRKİYE NE HALLERE GELDİ. FATİH İSTANBUL'U FETH EDERKEN AYASOFYA'DA PAPAZLAR "MELEKLER DİŞİ Mİ? ERKEK Mİ?" TARTIŞMASINI YAPIYORLARMIŞ! VAY KAFAYI ENSEDEN OKUYACAKSIN, VAY YÜZÜNE BAKARAK OKUYACAKSIN DİYENLER İLE BU PAPAZLARDAN HİÇBİR FARKLARI YOK! 

---------------------------

 

---------------------------

ATİLA EFENDİ'NİN YAPTIĞI YANLIŞI BİR BAŞKASI MI ÜSTLENMİŞ?! ANORMAL BİR DURUM YOK. CENNETİN ÇOCUKLARI SÜREKLİ HAKLI ÇIKMALILAR! YOKSA BENİM GİBİ ONLARI HİÇ KİMSE KAİLE ALMAYACAKLARDIR! BEN HİÇ BİR ZAMAN ONLARI KAİLE ALMIYORUM ZATEN! 

10 GÜN SONRA BİR ŞEY DAHA YAZACAĞIM! 

NE FATMA HACİOĞLU NE DE DAMAT SEZAİ BENİM ADIMA HİÇ KİMSEDEN RİCACI OLMA HAKKINA SAHİP DEĞİLLERDİR! ÜSTELİK BENİM BİLGİM OLMADAN! BENİMLE İLGİLİ İŞLERDE ÖZELLİKLE DEVREYE GİRERLER Kİ O İŞİ BOZABİLSİNLER! HER NEYSE BEN HEP SÖYLÜYORUM!

 

BEN HAKLIYIM BEN KAZANACAĞIM! 

BU ZİBİDİLER BENİMLE İLGİLİ HER KONUDA NEDEN DEVREYE GİRERLER? ÇÜNKÜ G.TLERİNDEN KORKUYORLAR! TEKRAR YAZIYORUM;

BEN HAKLIYIM, BEN KAZANACAĞIM!

 

HİÇ NİHAT BİR TAKIM KAĞIT PARÇALARI İLE DOLAŞIYORMUŞ!  İÇERİĞİNİ BİLİYORUM UMURUMDA DEĞİL! ÇÜNKÜ BU BİR KUMPAS! GÜNÜ GELDİĞİNDE O KAĞIT PARÇALARI RULO YAPILACAK BİR TARAFINA KONULACAKTIR! İŞTE BU YÜZDENDİR Kİ YANİ GÜNÜ GELDİĞİNDE O KAĞIT PARÇALARI RULO YAPILIP BİR TARAFLARINA KONULACAĞI İÇİN HER YERDE PEŞİMDEN GEZMEK ZORUNDALAR! 

BUGÜN BELKİ ONLARIN GÜNÜ AMA YARINLAR BENİM OLACAK!

--------------------------

HİÇ NİHAT'I ARTIK KAALE ALMIYORUM DEMİŞTİM! İZMİR'DE BİR EKÜRİSİ VAR! ATİLA EFENDİ! ATİLA EFENDİ'YE DİYORUM Kİ; BEN ARABAMA OROSPU ALMAM! AMA BENİM KIZ ARKADAŞLARIM ARABAMA BİNER! AMA ONLAR İÇİN TEK KELİME EDENİN ANASINI, AVRADINI, KIZINI, KIZKARDEŞİNİ, GELİNİNİ... BURGULAYA BURGULAYA BÜKERİM! ARABASINA OROSPU ALANLAR KENDİLERİ DÜŞÜNSÜNLER! ONLARA PEZEVENK DERLER. DİLİN KEMİĞİ VAR MI?! DİLİNİ TUTAMIYOSUN ATİLA EFENDİ! HADDİNİ BİLMEYENE HADDİNİ BİLDİRİRLER! KİMLİĞİN HER NE OLURSA OLSUN ERKEK OROSPULUĞUNUN ALEMİ YOK! YÜZÜME KARŞI KONUŞAMIYORSAN, SENİN KİMLİĞİNE YAZIK! ADAM OLAN ADAM İNSANIN YÜZÜNE KONUŞUR! İZMİR'E İŞ GÖRÜŞMESİ YAPMAYA GİTTİM! İZMİR SENDEN Mİ SORULUYOR? NERENE  BATTIM? O BODRUM'DAKİ İTİN VAR YA SENİ ÇOK BÜYÜK YANLIŞA DÜŞÜRDÜ! AMA SENİN KİMLİĞİNDE OLAN BİRİ BU TÜR YANLIŞLARA DÜŞMEMELİ! EĞER DÜŞÜYORSA HEMEN BULUNDUĞU KONUMU BIRAKMALI! ÇÜNKÜ BAŞKALARINA DA AYNI YANLIŞI YAPABİLİRSİN! O KONUM İNSANLARA ÖRNEK OLUNACAK BİR KONUM! BUNU BİR DEĞERLENDİR! BAK ATİLA EFENDİ HALA SANA YARDIMCI OLMAYA ÇALIŞLIYORUM FARKINDAYSAN!

HERKES BURNUNDAN NEZLE OLUR, SEN VE SENİN GİBİLER AĞIZ NEZLESİ OLMUŞSUNUZ! BİR TÜRLÜ AĞIZ İFRAZATINIZI OLMASI GEREKEN BİÇİMDE ATAMIYORSUNUZ!

YALAN MI SÖYLÜYOR MUŞUM? BAŞKA SÖYLEYECEK HİÇBİR SÖZÜNÜZ YOK ÇÜNKÜ...  DEVLETİN SEÇTİKLERİ KİŞİLER BU KADAR AŞAĞILIK ÇIKARLAR İSE MİLLET İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ KOŞULLARI YAŞAMAK ZORUNDA KALIR! AMA ONLAR CENNETİN ÇOCUKLARI OLDUĞU İÇİN, HALK FAKRU ZARURET İÇİNDE KALMIŞ OLSA BİLE ONLAR ŞAŞALI YAŞAMLARINA DEVAM EDER! BUNLARIN HALA ATATÜRK İSMİNİ AĞIZLARINA ALMALARINA ŞAŞIRIYORUM! ASLINDA ŞAŞIRMAMAM GEREKİR! ÇÜNKÜ BUNLAR ÜLKENİN EN AŞAĞILIK YARATIKLARI...

ÖNYARGILARLA SİRAYET ETMENİN SONUÇLARI BÖYLE BİR ŞEY OLSA GEREK!

-------------------------

                


HİÇ NİHAT'I ARTIK KAİLE ALMIYORUM! BUNUN ARDINDAN KONUŞTURMAK İÇİN İYİ BİR DEDİKODU BOMBARDIMANI GELECEKTİR AMA NAFİLE... ZAVALLI


HİÇ NİHAT'IN DA DAHİL OLDUĞU ZİBİDİ TAKIMININ YAPMIŞ OLDUĞU DEDİKODULAR SONUCUNDA HİÇ KİMSE İLE PAPAZ OLMAYACAĞIM. PAPAZ OLMAK İSTEYENİN KENDİ SORUNUDUR! ÇÜNKÜ BEN DEDİKODU YAPMAM! DEDİKODU YAPMAK ACİZLİKTİR! 

BEN BİR YERE GİDECEKSEM KENDİ ALMIŞ OLDUĞUM KARAR İLE GİDERİM YA DA GİTMEM! YANİ KARARLARIMI KENDİM ALIRIM! ZİBİDİ TAKIMI!           İNSANIN ŞİRAZESİ BİR KERE BOZULMAYAGÖRSÜN! UTANMAZ ADAM OLUP ÇIKIYOR! AVENELERİ DE ŞAKŞAKÇILIĞI OYNUYOR! ZAVALLILAR!

VE AVENELERİ

BİSEKSÜEL HİÇ NİHAT VE TARİKATINA CEVAP VERMEYECEĞİM! YALNIZCA KARISINI VE KIZINI GÖNDERSİN... SONRA DA YALDIZLI YALDIZLI DOLAŞSIN!

 

Bir yerlere büyüler gönderen zibidiler en aşağılık insanlardır, HİÇ NİHAT! Ne pok yersen ye o büyüler senin bi tarafında patlayacak! 

Artık çıkış noktan kalmadığı için bütün umutların büyülere bağlı! Aşağılık! 

Eğer insanlar GİZLİ İLİMLER Kitaplarını araştırıp bulup okurlar ise ne demek istediğimi daha iyi algılayabileceklerdir. Yakında kafayı tırlatabilir Hiç Nihat...

Bolu'dan, Bodrum'a büyü gönderilir mi? Hiç Nihat gönderir! Başka çıkarı yok! Mesela; çayına, çorbasına, kahvaltısına... bu büyüler karıştırılabilinir. Adı üzerinde büyü. Amaç sonuç almak! Para hokkabaz gibidir. Bazılarının ŞİRAZESİNİ bozar! 

Şimdi söyleyeceği tek bir şey var! 

-Yalan söylüyor diyecektir! Senin küçük beyin hücrelerinle kurmuş olduğun kumpasları yesinler, AŞAĞILIK!

Başka gönderdiği yerler daha var mı?! VAR!


 

 

Haber Arşiv
     
Site İçi Arama
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    
Tavsiye Et
Ad, Soyad:
Gönderen:
Alıcı:
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Diller

ÖN YARGI VE SİRAYET ETMEK - Kadri Uçmak

 

ÖNYARGI

VE

SİRAYET ETMEK

 

(MÜCADELE GÜCÜ)

 

Kadri UÇMAK

2001


Yayın Hakkı © 2001

Her hakkı mahfuzdur. Bu kitabın yazarı Kadri UÇMAK dışında, telif hakkı yasası uyarınca, tümü ya da herhangi bir bölümü, Yazarın yazılı müsaadesi alınmadıkça tekrarlanamaz, basılamaz, kopya edilemez, fotokopi çıkarılamaz veya kopya anlamı taşıyacak hiçbir işlem yapılamaz.


ISBN  975 - 97718 - 0 - 2


Yazar

Kadri Uçmak

 

BABAMA İTHAFEN

 

Bu kitabı yazmaya başladığımda yaşıyordun. Eğer; kitabı okusaydın, senden mutlu bir insan olamayacağını ben biliyordum. “Heh He” diyerek, bu tebessümle mutluluğunu dile getirecektin, belki de... Bu yaşanılanların bazılarnı biliyordun ama hiç konduramıyordun. Bilmediklerin ise ... Böylece, onbeş yıl hep sustun. Keşke konuşabilip, paylaşabilseydik. Bu suskunlukla seni kaybettim. Kendilerini İNSAN zannedenler, yaratmış oldukları bu soyut olgularla, senin başını hep öne eymek istediler ama, sen başını hep dik tuttun. Bu da bana hep güç verdi. Allah’tan en çok istediğim şey o dur ki; bir kez daha baba-oğul oluruz. Senin, orada huzurlu olduğunu hissedebiliyorum, bu da kendimi rahat hissetmeme neden oluyor.

 

Toprağın bol olsun...

OĞLUN.

 

YAŞAMDA;

Seni savunan kimse yoksa,

Sen; mücadele etmelisin, kendini korumalısın, herşeyden önemlisi, yaşamalısın...

Mücadele; kendini yok etmekle olmaz, başkasını yok etmekle hiç olmaz.

Çünkü sana; kendini yok etmen için de, başkasını yok etmen için de vesvese verenler olacaktır,

Kin ve nefret yüklemeye çalışacaklardır.

Bunlar kolaycılıktır, kin ve nefret intikam kapısıdır,

Büyük adaleti unutma!...

Eğer, mücadelende haklı isen,

Kin ve nefret, senin haklı mücadeleni yarıda bırakmana neden olur.

Ne için mücadele ediyorsan,

Onun sonucunu görmeden, senin haklılığın oluşmaz.

Ne kadar baskı altında da olsan,

Bir anlık yanlışlar da yapsan,

Kendi onurundan ve gururundan birşey kaybetmiyorsan,

Bu senin iç güzelliğindendir.

Bazen; onurunu ve gururunu çalmak isteyenler olacaktır,

Onlardan korkma sakın.

Çünkü onlar; bilgisizdirler, bilinçsizdirler, zavallıdırlar...

Onları, hoşgörü ile karşıla...

Birgün senin mücadele gücün karşısında,

Anlayacaklardır, yaptıkları yanlışları ve seni...

Arkana dönüp, geriye baktığın zaman,

Yapacağın, hiçbirşey kalmamış bile olsa,

Sabırla beklemesini bil.

Bu beklemenin ardından, mutlaka bilmediğin kapılar açılacaktır, dirayetin sayesinde...

Açılan bu kapılar, birer birer kapansa bile

Unutma ki; mutlaka bir kapı aralıktır.

Bunu arayıp bulmak, senin elindedir.

Bu kapıyı açmadan, hayatın içinde olamayacaksın, bilesin...

 

14.11.2000

23.48

Mesudiye-Hayıtbükü

DATÇA

 

“İncelenmemiş yaşam, yaşanmamıştır”

ARİSTO

 

Askerlik dönüşü, Ankara’ya ablasına uğramıştı Askerliğini tam olarak bitirememiş olması onu üzüyordu. Ancak, yedi-sekiz yıldır, yani onüç ondört yaşından beri, bel ve bacaklarındaki ağrılar, çok rahatsız ediyor ve acı veriyordu. Üç kez G.A.T.A.’da tedavi görüp, iki kez de hava değişimi almıştı. Sonuçta, yine birliğine katıldı. Bir süre daha görevini sürdürdükten sonra anladı ki, askerliğini tam olarak yapamayacaktı. Bulunduğu bölgedeki askeri hastaneden rapor alarak, askerliğini bitirdi.

Ankara’da bir kaç gün kalarak, eve geldi. Askerde bir arkadışı; “babam, belinden çok rahatsızlanmıştı. Sarıyer’de meydandaki camiin imamı olan hocaya götürdük. Bir-iki gün içerisinde de hiç yürüyemezken, yavaş yavaş yürümeye başlamıştı. Oraya gittiğinde, kime sorarsan hocanın yerini gösterirler” demişti. Hoca bel çekiyordu.

Bunları ebeveynine aktardı. Onlar da olumlu gördüler. Çünkü, şimdiye kadar tıbben tam olarak bir teşhis konamamıştı. Bundan dolayı, belini çektirmeye karar verdi. Tabii ki sonucuna da iyi yada kötü katlanacaktı.

İstanbul’a gitti. Teyzesinin yanında kalıyordu. Evi Beykoz’da idi. Annesiyle beraber yaşıyordu. İstanbul Boğazı’nın; Rumeli yakasında Yeniköy, Anadolu yakasında Beykoz karşılıklı olarak, sanki biribirlerini seyreden, boğazı biribirine bağlayan bir gerdanlığın, iki ucu gibiydiler. Bu gerdanlığı, dolmuş motorlar biribirine bağlıyordu. Bu trafik her gün sabah başlayıp. Geç saatlere kadar sürüyordu.

O, Sarıyer’e gidebilmek için, bu dolmuşları kullanıp, önce Yeniköy’e daha sonra ise bir dolmuş taksi ile Sarıyere’ ulaşmıştı. Camii buldu.Yolun devamı Rumeli Kavağı’na gidiyordu. Orada bir esnafa sormuştu, hocanın yerini... Öğrendikten sonra, yürüyerek gitti. Camiye ancak yüz metre mesafede idi.

Hoca’nın yeri, bir pasajın içindeydi. Kendisi yoktu. Yardımcısı ile görüştü. Hocanın hemen geleceğini öğrendi. Onbeş-yirmi dakika kadar beklemişti ki, hoca da gelmişti. Ofis, yirmi metrekare genişliğinde, yarısı; onbeş santim yüksekliğinde bir set ile kaplıydı. Setin üzeri halılarla örtülmüştü.

Hoca; beyaz sakallı, nur yüzlü, cüpbeli, sarıklı bir dede idi. Yardımcısı ise; kasketli, kareli koyu renkli bir ceket, koyu renk pantolon giymiş, uzunca boylu, zayıfça biri idi.

Hoca; O’na şikayetini sordu, O’da anlattı. Sırt üstü yatması söylendi. Yardımcısı beline, enlice bir kemer bağladı. Göbeğinin üzerinde iki eli ile tutarak bekledi. Hoca ise; iki ucu sıkıca dikilmiş, yirmibeş-otuz santim çaplı bir çemberi andıran bezi, boynunun altından geçirip, ellerini bezin iki ucundan takarak, çenesinin altında kenetledi. Karşılıklı olarak işaretleşip, yavaşça biri belinden, diğeri boynundan çekip boşluk aldılar. Bir kez daha işaretleşip, belini çektiler. Omurlarının açılıp kapandığını hissetmişti. Hemen ayağa kalktı. Bir süre nefes almakta zorlandı. Sonra rahatladı. Yirmi lira vermişti. Hoca, birkaç gün sonra, bir daha gelmesini söyledi. “Tamam” deyip eve dönmek üzere yola koyulmuştu. Ayağa kalktığında, hafif bir rahatlık hissetmişti. Bunun üzerine, morali yüksek bir şekilde kendini teyzesinde buldu. Eve telefon edip, durumu bildirdi.

Dört gün sonra, tekrar gidip, bir kez daha belini çektirmişti. Yine ağrıları vardı. Ancak, eskisi gibi değildi. Çok hafifte olsa bunu hissediyordu. Kendi kendine, yedi-sekiz yıllık bir hastalık hemen iyileşiverecek değildi ya, diye düşündü. Hoca, bir ay sonra bir daha gemesini söylemişti. Oradan ayrıldı. Beykoz’a geçti. Ertesi gün ise eve döndü. Hiç unutmuyordu ki, hoca bir de pembe renkli bir ilaç vermişti. Onu da hergün bir tane alarak kullandı. “Brufen” diye bir tabletti.


II

 

Artık askerliğide geride bırakmış, sıra işini kurmaya gelmişti. Ancak, ev ahalisinden bu konuda hiç ses çıkmıyordu. Evde, üç kişiydiler. Baba-anne ve O... Abla Ankara’da, abi ise İstanbul’da idi. Onlar, kendilerini kurtarmışlardı. Eğitimlerini almışlardı. O, liseden sonra okuyamamıştı. Çünkü; teyzesi, bir gün evlerine gelmiş, annesi ile sohbet ediyorlardı. O’da ister istemez kulak misafiri olmuştu. Konu onunla ilgiliydi. Teyzesi, annesine; “bu da okursa burada yapayalnız kalırsın, okuyupta ne yapacak, ya bir işe girer çalışır veya bir dükkan açarsınız, oturur dükkünında...” Daha liseyi yeni bitirmişti. O dönemde, bu konuşmayı hiç kaale almamıştı. Hatta bu konuşma üzerine annesi, askerden geldikten sonra üniversite sınavlarına girmek istemişti, imtihan için gerekli parayı vermemişti.

Kafasında hep bir butik açmayı tasarlıyordu. Askerden önce de böyle düşünüyordu. Askerlik döneminde yazmış olduğu mektuplarda bunu özellikle belirtiyordu ki, bir hazırlık yapılsın iş konusunda... Ancak, döndüğünde bunu görememişti.

Asker dönüşü, bir hafta on gün iyi geçmişti. Arkadaşlarıyla sohbet ediyorlar, yürüyüşlere çıkıyorlardı. Daha sonra, yavaş yavaş ne yapacağım diye düşünmeye başladı. Amca çocuklarının, dekorasyon üzerine dükkanları vardı. Onların yanına gidip geliyordu. Ancak, kendi başına birşeyler yapmak istiyordu ama evden bunun zor olduğunu hissettiriyorlardı. O’da, bir süre beklemeye karar vermişti.

Böylece, amca çocuklarına yardım etmeye başlamıştı. Bazen işleri olurdu giderlerdi, dükkanı O, beklerdi. Bazı akşamlar duvar kağıdı işi çıkıyordu. Beraberce gidip, duvarları kağıt kaplıyorlardı.

Gece, geç saatlere kadar çalıştıkları oluyordu. Bazen, dükkanı kapattıktan sonra veya hafta sonları, kapalı spor salonuna gidip, masa tenisi oynarlardı. Haftada bir olmak üzere kültür sitesinde resim çalışmalarına katılır, sosyal aktivitelerini de yerine getirmeye çalışırlardı. İnsanlar bazen, kendileri işledikleri bezleri, resimleri, posterlerini getirip çerçeveletiyorlardı, dükkanda...

Dükkanda, amca çocuklarına yardım ediyor du. Ancak, bu dönem, O’ndan birşeyler alıp götürmeye başlamıştı. Bunun farkına varmıştı. Bir akşam üstü dükkana, amcaoğlunun arkadaşları gelmişti. Onlarla sohbet ederken, amcaoğlu, “O”nun babasının sözünü dinlemediğini, babası ile anlaşamadığını anlatıyordu. “O”, konuşulanları duyabiliyordu. Aralarındaki mesafe, bir masa kadardı. Buna bir anlam verememişti. Çünkü, böyle birşeyi konuşmaya hakkı yoktu.

Karar vermişti artık... Arada bir uğrayacaktı dükküna... İnsanlarda ki kıskançlık duygusu harekete geçtimi, mutlaka iki taraftan biri zarara uğrayacaktı. Bunun için de tedbir almak gerekir diye düşünmüştü. Bazen, merhaba-merhaba diyebilmek sadece... Daha iyi oluyordu. Hem tedbir, hem diyalog...

Aradan bir süre geçmişti. Önceden tanıdığı bir abisi vardı. Onun yanına uğradı. Bayanlar üzerine butik sahibiydi. Bilardoyu beraber oynayarak, ondan öğrenmişti. Sohbet koyulaşmıştı. Bir ara O’na, yandaki dükkünı kiraya verceğini söyledi. İki dükkanı birleştirmiş, öyle çalışıyordu. Kafasında bir tarttı, nasıl olsa ticaret yapmayı düşünüyordu. Bunu, evdekilerle de konuşmam gerekir diye aklından geçirdi. Akşama, evde konuyu açtı. Önce mırın, kırın ettiler ama daha sonra kabul ettiler. Dükkan Sahibi, yüzellibin hava parası, yedibinbeşyüz’de kira istiyordu. Dükkan için anlaşmışlardı. Düşündüğü sermaye olmadığı için, sadece çorap satacaktı.

 


III

 

Evdekilerin de onayını aldıktan sonra, dükkanı tutmaya karar vermişti. Dükkan kirası, v.s. herşey konuşuldu. İçerideki malzemelerin bazılarını kullanabilecekti. Bunu dükkan sahibi söylemişti.

Bu malzemelerden: raf, vitrin dizaynı, tezgah yapmıştı. Yeni olarak yere, halıfleks sermeşti. Böyece, hayata ilk adımı attı. Dükkanını açmıştı. Ne kadar küçükte olsa, ne kadar sermaye sırkıntısı da çekse, artık bir işi vardı. Ondan mutlu kimse yoktu. Satışları yavaş yavaş oluyordu. Arkadaşları gelip, gidiyorlardı. Tavla partileri hemen başlamıştı. Dükkanı, bir pasaj içinde, pasaj giriş kapısından bakıldığında tam karşıda idi.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra işin maddi zorluğu ortaya çıktı. Enflasyonist dönem, kendini iyice göstermeye başlamıştı. Aldığı malı yerine koymakta zorlanıyordu. Bu şekilde idare etme cihetine gidiyordu. Beş-alti ay sonra ise ticaretin para ile yürüyeceğine aklı iyiden iyiye kesmişti. Bu yüzden, yaz dönemi geldiğinde, dükkanı kapatmış ve babasının vasıtası ile orman işletmesinden almış oldukları köprü, menfez, istinat duvarı v.s. işleri yapmak üzere bir ekip kurmuşlardı. Bu ekiple birlikte, çalışmalara başlamıştı. Yedi-sekiz kişilik bir ekipti götürü olarak çalışıyorlardı.

Yaz boyunca bu işe gönül vermişti. Bu işten de umduğunu tam olarak alamamıştı.

Yazın kazanmış olduğu parayı, bu kez de butik işine yatırdı. Fazla bir çeşide girememişti. Kazak, gömlek, pantolon, birkaç aksekuar.. Bu çeşitle, hareket biraz daha arttı. Müşteri iyi idi ama istediği çeşidi oluşturamıyordu. Zamanla, müşteri akışı da zayıflamıştı. Yine yaz dönemi gelmişti. Ancak, mal almaya gidecek durum yoktu. Kazanılan para, yalnızca dükkan kirası, sabit giderler v.s. gidiyordu.

Bu sırada bir arkadaşıyla ortak, çeyiz işi yapmaya karar verdiler. Arkadaşının annesi, bu işi yapmaktaydı. Arkadaşlarının dükkanındaki malzemeleri üçüne-beşine bakmadan satacaklardı ve üzerine ekleyip, mal alma cihetine gideceklerdi.

Ancak, iki arkadaş bu işi kıvıramadılar. Çünkü, perde arkasındaki büyükler, onay verir gibi yapıp, bu ortaklığa sıcak bakmadılar. Yine ortada kalmıştı. Sermaye yetersizliği nedeniyle ortak aramak zorundaydı. Hayatın gerçekleriyle yavaş yavaş yüzyüze geliyordu. Herşey duruluyordu ama nasıl olduğunu algılayamıyordu bile... Bunlar büyüklerin taktikleriydi. Geriden gelen büyükler hayatta iken onların koltuk değnekleriyle yaşamlarını sürdürüyorlar. Onlara bir şey oluverse ne olacaktı. Çünkü, yaşamla mücadeleyi yalnızca büyükler bilmeli gibi bir zihniyet vardı, toplum genelinde... Yani, yaşadıkları yörenin ruhunu yalnızca büyükler bilecekler, geriden gelenleride kendilerine koltuk değneği yapacaklar zamanla... Bu zihniyet, genç nesli elimine edip, onları kendi istekleri doğrultusunda yaşama zorlamak... Bu yaşamtarzı, bu gelenek artık yok olmalıydı. Büyük şehirlerde bu zihniyet yavaş yavaş  yok oluyordu. Ancak, Anadolu’ya baktığımızda ise tamamiyle egemenlik ulusun değil, büyüklerin... Büyükler, karar alacaklar gençlerin yerine, uygulamaya koyacaklar, büyüklerin yaşamı bittikten sonra, gençler kendi düşüncelerini hayata geçirebilecekler. Nasıl adapte olacabileceklerdi hayata!...

Bu duruma direnmek, hayata yeni atılan biri için sadece aptallık olarak sunulmakta büyükler tarafından... Eğer genç, direnme gücünü kullanmaya başlarsa, hemen mücadele gücünü kırmaya yönelik olaylar yaratılmakta ve genç bir de bakmış toplumdan soyutlanmış... Çünkü, büyükler dediklerini ancak bu şekilde yaptırabiliyorlar. Büyükler, istediklerini konuşma yoluyla gerçekleştirmeye çalışırlarsa yüzgöz olunurmuş, saygı ortadan kalkarmış. Bu davranışların sonuçunda, gençin saygınlığı ne olacaktı? Kendine saygısını nasıl kazanacaktı?

Başarısız olmak, öyle kötü bir durumdu ki insanın hayatını idame ettiren, hayatın en önemli tutanağını kaybetmek... İşini...

Kısa bir sürede bu kadar çok sayıda iş yapmak, “O;nu epeyce yıpratmıştı. Ebeveyni, bir işe girip çalışmasını istiyorlardı. Ancak, bunu açıkça söylemek yenine, kendi kendine bu karara varmasını istiyorlardı. Şimdi teyzesinin söyledikleri, söylendiği zaman hiç aldırmadığı sözler, şimdi kulağında yankılanıyordu. “Okuyupta ne olacak, askerliğini bitirir ya bir işe girer veya bir dükkan açarsınız, oturur dükkanında...” Annesine böyle söylemişti teyzesi...

Bakalım gelecek ne gösterecekti. Herşey, yaşamın iyiye doğru gitmediğinin sinyallerini vermeye başlamıştı.

Bu kadar çok iş yapmasına rağmen, ekonomik bağımsızlığını elde edememek, “O”na çok zor geliyordu. Eğer, hastalığı olmamış olsaydı çoktan yaşadığı şehirden ayrılmış olacaktı. Ama hastalığı “O”nu bağlıyordu. Askerden çürük almamış olsaydı, bir işe girip çalışabilirdi, ancak bu neden “O”nu engelliyordu.

Her yeni işe sermaye yetersizliği ile başlamak zor geliyordu. Yeni bir iş için, yeni bir ortak daha gerektiğini düşünüyordu. Hala daha ebeveyni, kendi istediklerini uygulamaya koymaya çalışıyorlardı. Ama”O” hem hayata, hem de ebeveynine karşı mücadeleyi sürdürmekte kararlıydı. Nereye kadar sürecekti ve nasıl sonuçlanacaktı, bilemiyordu...

Bir ortak daha bulmuştu. Aralarında konuşmuşlardı. Ebeveyni, bu konuşmanın üzerine, bir ortağa gerek olmadığını gerekli yatırımı yapabileceklerini söylemişti. Daha önce neredelerdi. Tabii ki sözünden dönmeyecekti. Ancak, herşey çocuk oyuncağına dönmüştü. Bir insanın geleceği bu kadar hafife alınmamalıydı.

Önceki ortağı ile paylaştıkları malları, dükkana yerleştirmişlerdi. Yeni ortak ile mal almaya gideceklerdi. Bunun için bir sermaye koymuyordu. Çünkü, kendine ait malları dükkana yerleştirmişti.

Yeni ortağı evli, bir çocukluydu. Kendisi serbest çalışıyor, eşi öğretmendi. Ufaklık ise beş yaşındaydı.

O, ortağı, ortağının eşi ve ufaklık, bir otobüse binerek, İstanbul’un yolu tutulmuştu. Dükkanı ilk açtığı zaman alışveriş yaptığı yerden, mal almayı düşünüyorlardı. Beraberce karar vereceklerdi. Toptancıya gidildi. Hep beraber onay vermişlerdi. Oradan mal alınacaktı. Çeşitlerini, özenle seçiyorlardı. İlk gün, işleri bitmemişti. Akşam, ortağının bir arkadaşının evinde kalacaklardı. Ortağı, arkadaşından anahtarı alıpta gelmişti. Başka arkadaşları da İstanbul’da idiler... O günkü işlerini bitirdikten sonra, akşam üzeri kalacakları eve gittiler. Biraz dinlendikten sonra, ortağı arkadaşları ile buluşacaklarını, biraz dolaşıp, gezeceklerini söyledi. Kendisinin yorgun olduğunu, ayrıca arkadaşlarını rahatsız etmek istemediğini söyledi, o akşam onlara katılmadı. Ertesi gün, tekrar toptancıya gittiler. O gün, işlerini bitirdiler. Akşam üzeri ise, arkadaşlarını almak için, onların evine gittiler. Beraberce bir akşam yemeği yiyeceklerdi. Bir başka arkadaşları daha vardı. Onları da alıp, bir restauranta gittiler. Doyuncaya kadar et gelen bir restaurant idi. Yemek bittikten sonra, evlere dönüldü ve ertesi gün geri dönüldü. Dükkanın iç görünümünde değişiklik yapılmıştı. Yerdeki halıfleksi kaldırıp, yerine seramik döşenmişti.

Sıra, malları yerleştirmeye geldi. Vitrin için bir pano kullanılmış, rafları yerleştirmişler, açılış için herşey hazırdı, artık... Bir alt katta matbaa vardı. Orada, açılış davetiyelerini bastırmışlardı. Davetiyeler dağıtılmış açılış günü beklenmeye başlanmıştı.

Açılış günü, ortağının İzmir’de ki baldızı baskılı etekler getirmişti. O gün bu etekler çok rağbet görmüştü. Kısa bir süre içerisinde bunların devamını getirmişlerdi. Küçük baldız ise İzmir’de grafikerlik bölümünde okuyordu ve “O”nun liseden arkadaşı idi.

Lisede, iki iyi kız arkadaştılar. Okula beraber gelir giderler, derslerine beraber çalışırladı. Okul biteli, yaklaşık beş-altı yıl oluyordu. Biri okuyordu, diğeri bankada çalışıyordu. Bankada çalışan kıza ilgi duyuyordu. Bunu, birkaç mektup ile belirtmişti. Ortağının baldızı ile dükkana birkaç kez gelip gitmişti. Ortağının baldızı, hemen hemen hergün geliyordu. Onunla muhabbet koyulaşmıştı. İyi bir arkadaşlık kurulmuştu.

Bir gün dükkanda oturuyordu. Baldız gelmişti. Biraz sohbetten sonra yan tarafa dükkan sahibinin yanına geçti. Bu birkaç gün böyle devam etmişti. Dükkan sahibi, baldıza asılıyor du ama belli etmemeye çalışıyordu. Baldızın okulu açılacaktı artık... Alasmarladığa gelmişti. Dükkan sahibi, yukarıda bir dükkanda çalışıyordu. Baldız, onun yanına çıktı. O, bir süre sonra onlara çay götürdü. Dükkan sahibi biraz bozulur gibi olduğu için, hemen oradan çıkıp, dükkanına geçti. Kısa bir süre sonra baldız aşağıya inmişti. “O”nun yanına geldi. Arkasından dükkan sahibi geldi, özür diler bir tavır takınmıştı. Buna hiç gerek yokmuş gibi bir karşılık alınca rahatladı. Daha sonra dükkan sahibi dükkanına geçti. Bir süre sonra baldız vedalaşıp, ayrıldı.

Aradan iki-üç hafta geçmişti ki, ortağının büyük baldızı, İzmir’den gelmişti. Beraber İzmir’e gideceklerdi. Açılışta sergilemiş oldukları eteklerden alacaktı. Baldızın ablası, eteklerin İzmir’de nerede satıldığını biliyordu. İzmir’e ulaştıklarında büyük baldız, öğretmenlik yaptığı okula gitmişti. O gün mesai günüydü. Kararlaştırdılar, akşam üstü okulda buluşup, beraberce eve gideceklerdi. Akşam orada kalacaktı. Ertesi gün alışverişini yapıp, geri dönecekti.

Eve gittiklerinde, baldız da eve dönmüştü, okuldan... Akşam yemeği de hazırlanmıştı. Çorba yapmış evlere şenlikti. Tuzu çok fazlaydı. Kim yaptı bu çorbayı? Diye sordu, baldız hemen atladı “ben yaptım” diye... “Amma tuz atmışsın ha” deyince biraz sürtüşmüşlerdi. Baldız için bu çok önemliydi galiba... Yemek bitmişti. Baldızın ablası mutfak lambasının yanmadığını, değişmesi gerektiğini söyledi. Bir ampul bulundu ve “O” yerine taktı. Herkes, endişesini dile getirip, dikkatli olunması gerektiğini söyüyorlardı. Bilmiyorlardı ki evde bu tip işleri kendisi yapıyordu...

Bir süre sohbet edildikten sonra yatılmıştı. Ertesi sabah kalktılar, beraberce kahvaltı ettiler. Baldızın ablasının ogün okulda işleri yoğun olduğu için erken çıkmıştı. Baldız, daha geç bir saatte okuluna gidecekti. Epeyce sohbet etmişlerdi. Öğleden sonra saat ikide buluşmak üzere, baldız okula gitti. Konak Meydan’ında, heykelin yanında buluştular. Bir kafeye oturdular, birşeyler içtiler. Daha sonra, baldızın ablasının okuluna, hep beraber de mal alacakları yere gittiler. Hem atölye, hem toptan satış yeri havası almıştı. Alışverişini tamamladıktan sonra geri dönüş başlamıştı.

Ertesi gün malları dükkana yerleştirmişti. Önceki ortaklıkta olduğu gibi, birşeyler ters gitmeye başlamıştı. Ortağı ile karısı gelip giderlerken yok yere bir ağız kavgası çıkartıyorlardı. Bu “O”na anlamsız geliyordu. Herhangi birşey vardıysa, oturup konuşmak, insanlara zor geliyordu. Sanki, hesap verir gibi geliyordu insanlara... Oysa, ortaklık yapıyorsan, bazen hesap vereceksin, bazen de hesap sormasını bileceksin... Eğer bunları yapmıyorsan, ona buna suç bulmayacaksın. İnsanın, kendisinin yapması gereken davranışları, başkasından beklemesi, nekadar aptalca geliyordu “O”na.. Ortaklık ancak böyle yürür diye düşünürdü hep... Bir çok kişi, ortaklığı bozmak ister ve istediler. Bunlara karşı tek yumruk olmak gerekirdi. Akradaşlık gibiydi yani...

Sonunda bu ortaklığın sonu da gelmişti. Oturup konuştular. Güzellikle ayrıldılar. Ancak, ayrıldığı ortağı sağda solda dedikodu yapmaya başlamıştı. Birgün berberde karşılaştılar. Eski ortak gazete okuyordu, hemen yüzünü gazete ile kapatmıştı. Berber koltuğuna oturdu. Lafı döne dolaştıra ortaklığa getirmişti. Sağda, solda dedikodu yapacağına, önce adam olmasını öğrensin diye, lafı gediğine koymuştu. Ortağı, gazeteyi bırakıp, nasıl gideceğini bilememişti. Konuşması gereken yerde hiç kimse durduramazdı. O’nu...

İşte, insan böyle yıpranıyordu. Ortaklık, kolay bir iş değildi. İş yaparken ayrı, ayrıldıktan sonra ayrı bir dertti. Hele hiçbir yerden manevi destek gelmiyorsa...

Hayatın içindeki dengesi iyice bozulmuştu. İnsanlarla konuşmak bile istemiyordu. Bir işini istediği gibi kuramamıştı.

Bir dükkan daha açmıştı. Acaba bu sefer işleri yoluna girecek miydi? Alışverişkonusunda, bütün tedirginliğini üzerinden atmıştı. Sermayesi biraz fazla olsaydı, herşey çok farklı olurdu. Çünkü alışveriş olsun, ama peşin para olsun diye düşünürlerdi. Ne kadar fazla peşin para olmuş olsa alırken kar etmek, o kadar mümkündü ki... Bazen yüzde elli kar etmek işten bile değildi.

Bu düşüncelerle, İstanbul’a mal almaya gitmişti. Dönüşte, yine sıkıntılıydı. Dükkanın raflarına birer-ikişer parça ancak koyabilmişti.

Bu arada, bankada çalışan kız arkadaşı, Bursa’da, şeflik kursuna katılmıştı. Bu “O”nun için iyi bir fırsattı. Hemen Bursa’ya gitti. Yerini bulmuştu. Oradaki görevli ile görüştü, bir kaç dakika sonra, mola verilecekti. Bekledi, haber de verilmişti. Arkadaşı geldi. Tam, Öğle yemeği zamanı idi. Beraberce yemeğe çıktılar. Bir süre konuştular, evlenme teklif etmişti. Hayır cevabını almıştı ama, istemem yan cebime koy olmuştu, bu hayır... Ebeveyni ile konuştular, biz isteriz dediler. Annesi gidip, kızın annesi ile konuşmuştu. Kızın annesi, cevabın Bursa’da verildiğini söylemişti. Birkaç gün sonra, kızın kız arkadışı gelmiş, onunla epeyce sohbet etmişlerdi. Arkadaşı, kızın “O”nu sevdiğini söyledi. Yani olay sıcak tutulmak isteniyordu. Akşam üstü beraber gelin demişti. Ancak gelmemeşilerdi. Böylece görüşme bir süre ertelenmişti.

En arkadaşı, yılbaşı tatiline gelmişti, Onunla durumu değerlendirip, İzmir’e gitmeye karar vermişti. Bu arada, en arkadaşı dükkana bakacaktı. İzmir’e baldız ile bankada çalışan arkadaşı ile ilgili konuşmak üzere gidecekti. İzmir’e gece ulaşmıştı. Bir otel bulup, hemen yattı. Ertesi sabah erken kalkıp, baldızın okuluna gitti. Derse girmek üzereydi. Bir ders boyunca onu bekledi ve dersi bitince, beraberce Alsancak’a geçip, bir kafede oturdular. Konuyu baldıza açtı. Baldız, tatile geldiğinde, arkadaşıyla konuşacağını söyledi. Tatile, bir ay gibi bir süre vardı.

Bu süre, göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Baldız, bir gün dükkana geldi. Daha yeni geldiğini, bir kaç gün içinde arkadaşı ile konuşacağını söyledi. Hergün dükkana uğruyordu. Yaklaşık onbeş-yirmi gün geçmişti, hala bir sonuç yoktu. Baldız, yine dükkana uğramıştı. Sohbet ediyorlardı. Konu yine oraya gelmişti. Laf arasında, arkadaşının bu konuyla ilgilenmediğini, ancak kendisinin “O”nunla ilgili olduğunu belirtti. Bunun üzerine ortam iyice gerginleşmişti. Birden, defol!!! Diye bağırmıştı. Yerinden kalkmıyordu. Eğer kalksaydı, bir darbta bulunabileceğinden korkuyordu. Kendisi için o kadar önemli bir konuydu ve savsaklanması bir yana, böyle garip bir gelişme olabileceği, hiç aklına gelmemişti.

Bilardo oynamayı severdi. Hafta sonları, bazen akşamları bilardo oynardı. Genelde, dükkan sahibiyle onardı. Bazen, akşamları geç saatlere kadar sürerdi. Kimi zaman briç oynarlardı. Dört-beş kişilik bir grupları vardı. Haftada bir kişinin evinde toplanırlardı ve briç oynarlardı.

Zaman, akşama yaklaşıyordu. Dükkanda oturuyordu. Üç kişi gelmişti. İkisi sürekli dükkana uğrayanlardandı. Diğerini tanımıyordu. İkisi ile samimiyeti vardı. Onlar hemen kendilerine oturacak bir yer bulmuşlardı. Tanımadığı, ayakta kalmıştı. Ona da, kendi yerini verdi. Bir taraftan sohbet ediyor, bir taraftan çay içiyorlardı. Baktı ki, yerini verdiği çocuk, tezgahın üzerini karıştırmaya başladı, bu yetmezmiş gibi çekmeceyi çekip içini karıştırmaya başlamıştı. Ne yapıyorsun? Diye sordu. “Bakıyordum ne olur” diye, O’nu terslemeye başladı. Kendi dükkünın da.. Ula, ilk defa gelmişsin, adam yerine koymuşlar, yaptığına bak... “Siktir git” diye haykırmıştı. Belki, diğer ikisine ayıp olmuştu ama terbiyesizlik yapmıştı, arkadaşları... Neden bu şekilde davrandığı daha sonra belli olmuştu. Bankada çalışan kızın akrabasıymış... Kim olursa olsun, ilk defa gittiğin bir yerde, böyle terbiyesizlik yapılmazdı. Bu tür davranışlarda hoşgörü zayıflık olurdu.

Hani derler ya herşey üstüste geliyor diye... Bazen, bu tür olumsuzluklar üstüste gelebiliyordu.

İşlerin yarımyamalak yürümesi olumsuz olayların gelişmesi, iyice agresif yapmıştı O’nu... Esnaf olan biri için, olumlu gelişmeler değildi bunlar... Kendisini tartıyordu, kendince haklı idi. Ama, toplumun düşünceleri de önemliydi. Bunu biliyordu, toparlanmalıydı.

Dükkana koymuş olduğu bütün malları satmıştı. Baharlık ve yazlık almak için İstanbul’a gitmesi gerekiyordu. Bunun için az bir zaman kalmıştı. Zaten dükkanda ufak tefek tadilat yapacaktı. Bu süre de ona denk geliyordu.

Bütün hazırlıklar bitmiş, istanbul’un yolunu tutmuştu. Orada birkaç toptancısı vardı. Sırayla onları gezdi. Birinden kazak, mont v.s., birinden pantolon, birinden gömlek, aksekuar... Bu çeşit “O”na yetiyordu. Yetiyor diye düşünmeliydi. Bazen hep peşin, bazen biraz nakit, cüz’i miktarda ise açık hesap çalışıyordu. Fazla açılamıyordu. Çünkü, sermaye “O”na göre idi. Yine de spekülasyonlar bitmiyordu. Bir memur maaşı ile bunlar yapılabilinirmiymiş? Ama işin iç yüzünü bilmiyorlardı ki... Yazın inşaat işlerinde imanı gevriyordu.

İstanbul’dan dönmüştü. Mallarını, güzelce raflara, askılara dizmişti. Bir de güzel vitrin yapmıştı. Bu işten haz alıyordu. Artık müşterilerini beklemeye başlamıştı.

Muhasebecisi, hem de arkadaşı idi. O dönemde beş-altı kişilik bir grupları vardı. Bazen hepsi dükkana gelir, şamataya başlarlardı hemen... Biri birine ananı ..., diğeri öbürüne, gel beni bi ... “O” hemen müdahale ederdi, “kerane mi lan burası?” diye

 


IV

 

Yaz dönemi de kör topal geçmişti. O yaz Bodrum’a tatile gitmişlerdi. En arkadaşı, arkadaşının ebeveyni ve kardeşi ile birlikte... Arkadaşlarının arabaları ile yola çıkmışlardı, sabah erken... Bafa Gölü’ne ulaştıklarında, saat 23.00’ü gösteriyordu. O gece Bafa Gölünde konakladılar. Ertesi sabah, yola çıktılar ve öğleye doğru Bodrum’a ulaştılar. Pansiyona yerleşip, doğru Gümbet’e gittiler. Deniz, çok güzeldi. Kumsalda uyumuştu. Uyandığında, haşlandığının farkına vardı. Omuzları kıpkırmızı olmuştu. Akşamüstü pansiyona döndüler, omuzlarına hemen yoğurt sürdü. Ertesi gün tekne turu ile Bitez, Ortakent, Bağla, Karaincir ve geri dönüş. O senelerde Bitez’de bir veya iki tesis vardı. Bağla’da bir çardak, Karaincir’de ise güzel bir tesis ve iyi bir kumsal vardı. Ertesi günGümüşlük’e gittiler. Beton iskelenin yanıda küçük bir kumsal vardı. Orada denize girdiler. Karşı kıyıya yüzüp, geri gelmişlerdi. İki hatunla karşılaştılar. Hemen bir muhabbet kurup, ertesi gün için randevulaştılar. Aynı yerde buluşacaklardı. Ertesi gün, arkadaşı ile beraber gitmişlerdi. Ancak, ekilmişlerdi. Bir-iki saat denize girdiler ve geri döndüler. Açık vermediler ama ekildikleri anlaşılmıştı. O gün, bir aile daha gelmişti pansiyona... Dört kişiydiler. Anne-baba, biri kız, diğeri erkek iki evlat... İki aile iyi kaynaşmıştı. Beraberce ilk önce Bitez’e gidilmişti. Sahilde bir ev, girişte sağlı, sollu alçak duvarlarla çevrilmiş, bahçe şeklinde köy sofrası kurulmuş, restaurant olarak kullanıyorlardı. Orada; denize girdiler, yemeklerini yediler. Böyle bir günden sonra daha iyi bir anlaşma sağlanmış oldu. Bitez’e arabalarla gidilmişti. Dönüşte gençler bir arabaya, yaşlılar bir arabaya binmişti.

Gençlerin arabasını kullanmak “O”na düşmüştü. Bir arabayla yarışa girip onu geçmiş sonra da gazdan ayağını çekivermişti. Bütün gençler haz duymuştu. Pansiyona gelmişlerdi. Duşlarını alıp, yameğe çıkmışlar, yemekten sonra ise bir yürüyüş ve Bardakçı’ya geçmişlerdi. O akşam diskoda eğlenip, pansiyona gelmişlerdi. Ertesi gün de iyi vakit geçirmişlerdi. Pansiyona dönüldüğünde ertesi gün Marmaris’e geçme kararı alındı. Son akşamın tadını çıkarmaya bakıyorlardı. Bir bara gidip eğlendiler. Birkaç duble rakı içmişlerdi. Pansiyona dönüp yattılar.

Sabah, erkenden yola çıktılar, yine gençler bir arabaya, yaşlılar diğer arabaya binmişlerdi. Arabanın biri Doğan, diğeri Murat idi. Genç gurup Doğana bindi. Marmaris’e doru yola koyuldular. Yaşlılara saygı açısından onları takip ediyorlardı. Pekte yavaş gidiyorlardı. Güvercinliğe doğru bir işaretle yaşlılar gençlere yol verdiler. Gençler önde gidiyorlardı artık... Milas, Yatağan baktılar ki gelen yok, Yatağan çıkışında bir benzinlikte beklemeye başladılar. Uzunca bir süre beklemişlerdi. Merak ettiler ve geri döndüler. Tam, Yatağan’a girişte karşılaştılar. Yol çift yönlü olduğu için, uygun bir yerden geri döndüler ve yaşlıların arabasına yetiştiler. Bir benzinlikte dinlendiler. Oradan birşeyler alıp, yola devam ettiler. Muğla’yı, Ula sapağını geçtikten sonra, kıvrıla kıvrıla Gökova’ya indiler. Ağaçlı yolu geçip, yemyeşil ormanlar arasından kayboldular. Yaklaşık yirmi, yirmibeş km. sonra ağaçların arasından, deniz ve yeşilin ortasından Marmaris, bir broş misali yerini almış, sanki doğanın temsilcisi gibi görünüyordu. Deniz, burada başka türlü hissediliyordu, ormanlar bir başka türlü... Doğa, burada muhteşemliğini o kadar güzel sergiliyordu ki, deniz ve ormanlar bir çok yerde biribirlerini kucaklıyorlardı. Yine doğanın bir parçası insanlar; bu güzellikleri korumayı, temel ihtiyaç olarak hissetseler, doğa daha cömert olacaktı belki de...

Direksiyon karşısında bunları düşünerek, Marmaris’e girmişlerdi. Kalabilecekleri bir pansiyon aranıyordu. Birkaç yere bakıldıktan sonra, iyi bir pansiyon bulmuşlardı. Arabalardan eşyalar taşındı, herkes odasına yerleşmişti. Gençler, bir odayı paylaşıyorlardı, yine...

Gençler, aralarında anlaşmışlardı. Arabanın birini alıp, bir tur atmayı düşünüyorlardı. “O”, arabanın sahibinden arabayı istedi ve hepberaber İçmeler’e doğru gittiler. Deniz kenarında bir yer bulup, orada biraz sohbet ettiler. Günün değerlendirmesini yaptılar. Pansiyona geri döndüler. O gün, dinlenme için ayrılmıştı. Hepsi bir süre uyumuştu. Enerji toplamalı idiler. Herkes, enerjik bir durumda iken, birinin kös kös oturması, gurupta diğerlerini de olumsuz etkilerdi.

Ertesi gün, Marmaris içindeki plaja gidildi. Öğlen, yemek için bir mola verildi. Daha sonra akşama değin plajda kalındı. Yüzdüler, top oynadılar, satranç oynadılar... O gün çok eylenmişlerdi. Gençlerde artık biribirlerine iyice ısınmışlardı. Arkadaşı, ne kadar arkadaşının (‘O’nun) arkadaşlığını, başkaları ile paylaşmak istemese de ne arkadaşı, ne de diğerleri buna izin vermiyorlardı. “O”, arkadaşının bu huyunu bildiği için, yadırgamıyordu. Ancak, diğerleri bunu hissettirmeye çalışsalar bile, “O”, buna izin vermiyordu. Zamanla, arkadaşının bu huyunu bırakabileceğini düşünüyordu. Ara sıra, bardağın taşacağı anlar da olmuyor değildi yani... Akşam üstü, pansiyona giderken bir tekneci ile konuşuldu. Ertesi gün, tekne turuna çıkılacaktı.

Akşam, yemekten sonra herkes serpilip kalmıştı. İyi eylenilmişti ama hepsi çok yorulmuştu. Yine de, küçük bir akşam turu fikrine, kimse dayanamamıştı. Yürüyüş, o kadar güzel gelmişti ki herkese, hepsi yorgunluklarını unutmuşlardı. Yine de yürüyüşten sonra hemen pansiyona gelmişler ve yatmışlardı. Çünkü, ertesi gün tekne turu vardı. Dinlenmeliydiler.

Sabah, herkes birbirini uyandırıyordu, kahvaltı için... Kahvaltı bittikten sonra, hemen tekneye gittiler. Tekneye binmeden önce ayakkabılarını çıkartmaları gerekiyordu. Bunu herkes böyle yapıyordu. Çünkü, ayakkabının altına yapışan küçücük bir taş parçası bile, boyanın veya verniğin çizilmesine neden olabilir ve tekne çizilen yerden çürüme yapabilirdi. Bütün teknelerde kural bu idi. Hava o gün bir başka güzeldi sanki... Pırıl pırıl bir güneş, masmavi bir gökyüzü... Acaba, gidecekleri yerde tertemiz, dibi görünen bir deniz bulabilecekler miydi? Tabii ki hayır. Nerede bira şişeleri? Nerede pet şişeler? Elbette deniz dibinde idiler. Zaman zaman, karpuz kabukları, gazete parçaları, poşetler denizin üzerinde yürüyüşe çıkmış gibi görünüyorlardı. Keşke, yürüyüşe çıkmış olsalardı. Çünkü, yürüyüşe çıkan herşey mutlaka geri, geldiği yere dönerdi. Bunlar, nereye gideceklerdi acaba?... Esas duruş halinde; herhangi bir tekneden iskeleden veya herhangi bir kaya parçası üzerinden, kendilerini denize atan kişi veya kişileri, üçüncü kişileri bekleyecek halleri yoktu. Artık yok olmaları, zamana kalmıştı. Zamanın en iyi ilaç olduğunu, onlar da oldukları yerde, bazen yer değiştirerek öğreniyorlardı, herhalde.... Tekne, bir mağaranın önünde demir almıştı, “O” ancak farkına varmıştı. Çünkü, geldikleri epey bir vakit otmuştu, herkes denize girmişti bile... Hemen “O”da denize atlamış, önüne gelene müziplik yapmaya başlamıştı. Birinin saçından çekiyor, diğerinin paletini almaya çalışıyor, bir başkasına çarparak haberi yokmuş gibi yapıyordu. Hepsi birleşip, üzerine doğru geldiğinde ise oradan uzaklaşıveriyordu. Başka ne yapabilirdi ki? Artık, demir almak zamanı da gelmişti. Tekne, yavaş yavaş hareket etmeye başlamıştı. Bir başka yere gidilecekti. Oradan İçmelere’e geçildi. Öğlen yemeği yenildi. Güzel bir yerdi. Birkaç tesis vardı. Kumsalda; bir süre güneşlendiler denize girdiler, voleybol oynadılar, tekrar denize girdiler. Zaman, yine akıp geçmişti. Dönüş yolculuğu başlamıştı. Tekne, iskeleden ayrılıp, Marmaris’e doğru yol alırken, arkadaki büyük dağ sanki ufalmıştı. Yakından çok iri görünüyordu.

Marmaris’e gelindiğinde, kaptana paraları verildi, teşekkür edildi ve kendilerini pansiyonda buldular. Gün boyu su kaybı, onları halsiz bırakmıştı. Kim, ne bulduysa onu içiyordu. Su, kola, soda, meyve suyu, kimi de meyve yemekteydi. Tatilde herkes, sanki mide fesatına uğruyordu. Patlayacak derecede yeniyor, içiliyordu... O akşam bir iştah herkeste, olamaz böyle birşey... Tabii yemekten sonra hepsinde bir rehavet, esneyen esneyene sırayla gidip yattılar.

Ertesi sabah ne yapacağız diye düşünürlerken, bir süpriz oldu. Diğer aile, gideceklerini söylediler. Törensiz ayrılık olur mu? Hemen bir tas su geldi. Vedalaştıktan sonra arabalarına bindiler. Aslında, bir tas su yerine, bir başka hareket yapılabilinirdi. Ama, hop aile var sesi, kulaklarda çınladı ve bir tas su heba oldu. Böylece, beş kişi kalmışları. O gün, kimsenin tadı yoktu. Kalabalıkta eylence daha güzel oluyordu. Ama yine de eylence olacaktı. Tatile, bunun için çıkılmıştı. Bundan sonra beş kişilik bir eylence olacaktı. Karar verilmişti. Ertesi gün Datça’ya gidilecekti. Sabah erken kalkmışlardı. Çünkü, yol uzun ve çok virajlı idi, alınan bilgiye göre... Kahvaltıdan hemen sonra yola çıktılar. Ağır ve emin gidiliyordu. Tam üzüm zamanıydı. Yolun iki kenarında bağlar vardı. Salkımlar insana, gel pisi pisi dedirtiyordu ama bir türlü içlerinden inipte almak gelmiyordu. Salkımlar, kedi gibi görünüyorlardı. Sonunda durdular ve birkaç salkım iyi edip, yola devam ettiler. Sıkıcı ve uzun bir yolculuktan sonra Datça’ya ulaştılar. Merkezindeki plajdan, denize girdiler. Çok sığ bir denizi vardı. Denizden pek hoşlanmadılar. Knidos’a gitmeyi düşündüler, yolun çok bozuk olduğunu öğrenince vaz geçtiler. Geriye dönüş başlamıştı. Güzel bir plaj gördüler. Uzunca bir iskele, az ilerisinde bir yarımada, iki taraftan da denize girilebiliniyordu. Kumsalı, geniş ve uzundu. Böyle bir deniz aranıpta bulunamazdı ama onların karşısına çıkıvermişti. İskelenin ucuna gidip, cup diye denize atlamışlardı. Bu kadar güzel bir deniz olamazdı. Sıcacık bir suyu vardı. Orada denizden hiç çıkmamacasına, en az iki saat kalmışlardı. O gün de bitmişti. Eve dönüş zamanı yavaş yavaş yaklaşıyordu. Sabah yola çıkmışlardı. Bunca günden sonra, çok yavan günler başlayacaktı. Başka çaresi yoktu. Tadı olmayan işler nasıl düzelecekti. Artık bunları düşünmeye başlamıştı.

Akşama doğru Kuşadası’na ulaştılar. Yürüyüşe çıktılar, yemek yediler, gece burada konaklamışlardı. Ertesi gün tekrar yola çıktılar. İzmir üzerinden, Bursa’ya geçtiler. Orada, ahbapları vardı. İki akşam onlarda kaldılar ve tekrar yola koyuldular. Yalova’ya geldiler. “O”na, burada kalacaklarını söyledi, arkadaşı... Beraber çıkılan yoldan, beraber dönülür diye düşündü ama sesini çıkartmadı. Tek başına eve dönmüştü. Bir iki gün dükkana gitti. İşlerin tadı yoktu. İstanbul’a geçti. Bir ay orada kaldı. Bu tatil, moralinin bozuk olduğu dönemde “O”na can suyu gibi gelmişti ama yine geri eve dönmüştü.

İşe ilk başlarken yapılması gereken, bu dönemde yapılmıştı. Bir arsaları vardı. Onu iki parsel yapıp, arka kısmını satmışlardı. İyi hoş ama insanlarla olan iletişim dengesi iyice bozulmak üzereyken, böyle bir imkanın ortaya çıkması, garipsenecek bir durumdu. Hadi, bu işi bıraksın ne yapacaktı. Yön veren de yoktu. İkilemde kalmıştı. Kendi kendine “İnceldiği yerden kopsun” diyordu. Yer satılmıştı. Ama, yine verilen söz yerine getirilmemişti. Sermaye, yine yarım yamalaktı.

Bu durumlar hiç hoşuna gitmiyordu. Elin de de birşey yoktu. Hastalığı bir yandan... Eğer ki eğer kendine bir güvenebilseydi, bir dakika bile kamayacaktı ama ne yapsındı... Çünkü, gerektiğinde kazma-kürek çalışacaktı gerektiğinde ise hamallık v.s. yapmalıydı ki karnını doyurabilsin... Fiziksel rahatsızlığı nedeniyle bunları yapamayacağının bilincende idi. Bunun için kendine güvenemiyordu. Parsel satıldığında, tamamını “O”na vereceklerdi. Böyle söylemişledi. Ama şimdi kıvırıyorlardı. Gerçi bu saatten sonra verilse ne olacaktı, verilmese ne olacaktı. İşin gidişatı belli idi. Ne kötüydü, ekonomik bağımsızlığının kişinin kendi elinde olmaması...

Bu paranın bir kısmı ile tadilata girişti. Eğer bütün para elinde olmuş olsaydı, cadde üzerinde bir dükkan ayarlamaya çalışacaktı. Ancak ne mümkündü? Buna da şükür diye diye bi hal olmuştu, iki üç senedir. Şükür, şükür diye diye herşeyin üzerine bir bardak su içip, yarabbi şükür diyecekti.

Tadilatta; vitrin, yeni raflar devreye girmişti artık mal almaya gidebilirdi. Mal almaya ablası ile beraber gideceklerdi.

İstanbul’dan dönmüşlerdi. İyi bir çeşit oluşturamamıştı yine... Bu kadar sıkıntıdan sonra obsesyon mu geçiriyordu neydi? Çünkü, bir karar alıyordu, bu kararı uygulamaya geçirecekken, başka bir karar alıyordu. Bu şekilde davranışı, kendine güvenini azaltıyordu. İnsan, bazen olayların gelişimine göre kararlar alır ve onları uygulardı. Ancak, bu herzaman böyle olmuyordu. Bir kararsızlık içindeydi, her konuda... Çevresinde olup biteni hiç algılayamaz hale gelmişti. Bu da “O”nu, kararsız olma aşamasına getirmişti. Bir karar, bir olguya göre alınırdı. “O”, olgunun oluşumunu, gelişimini bilemezse, karar verme aşamasına nasıl ulaşacaktı? Zor günler, daha şimdiden kendini göstermeye başlamıştı. Allah, sonunu hayır etsindi. İşler yavaş yavaş açılıyordu. İyi bir çeşidi olmadığı için, mevcut malın çeşidide kırılmıştı. Takviye istiyordu. Ufak tefek takviye ile geçiştirmişti. Tam bu arada, anneanesi ve daysının hanımı dükkana ziyarete gelmişlerdi. Hangi dağda kurt ölmüştü? Dükkan açılalı yaklaşık üç yıl olmuştu, daha yeni geliyorlardı. Hemen, anneannesini kasanın başına oturttu. Onlara kahve söylemeye dışarı çıktı. Döndüğünde, anneannesi çekmeceyi çekmiş karıştırıyordu. “Allah belanı versin” diye çekmeceyi kapadı. Ne yapıyorsun, anneanne?... diye sordu “Sen bana güvenmiyormusun? Diye karşılık aldı. Fazla da oturmamışlardı, gitmişlerdi. Bir daha da gelmemişlerdi. Garipsemişti bu davarınışı... Niçin, Allah belasını versindi?.. O zamanlar anlayamamıştı bu davranışın sebebini ama sonra sonra çözmüştü. Bir insanı harcama cihetine gidileceğine onu kazanmanın yolları aranmalıydı. Anlayış bu olmalıydı.

Dükkan sahibi ve komşusu, sabahları dükkanını geç açardı. Onbir, oniki, bir gibi açtığı da olurdu. Abi-kardeş gibiydiler sanki... Akşamları bilardo oynarlardı. Dükkan sahiplerinin tarihi bir hamamları vardı. Bazen haftada, bazen ongünde bir banyo almaya giderlerdi. Bir gün ikisi gitmişlerdi, hamama... Dükkan sahibi, rahat bir insandı... Döblek soyunmuş, göbek taşına yüzükoyun uzanmıştı. Hamama girdiğinde O’na; “hadi beni bi ...” demişti. “O”, ne yapacağını şaşırmıştı, Şaka yaptığını düşünmüştü. Bir daha tekrar edince, gidip bir kurnanın başında banyosunu aldı. Bu arada, dükkan sahibi hamamdan çıkmıştı. “O” çıkıncaya kadar giyinmiş, gitmek üzereydi. “Abi şaka yaptın değil mi?” Diye sorduğunda, çıkıp gitmişti. “O”da hamamdan çıktı, dükkana gitti. Bir kaç gün sonra dükkana ortak bir tanıdıkları geldi. Birden dükkan sahibi ile ilgili olarak konuşmaya başlamıştı. “Ohooo, ben senin dükkan sahibini kaç defa götürdüm” demez mi? Hastir lan deyip, geçiştirdi. Bir de çocuk yemin etmez mi. Bu olayları konuşabileceği, anlatabileceği birileri olmalıydı. Bunları paylaşabilmeliydi ki, kendini baskı altına hissetmemeliydi. Yoksa bunların kendine zararı dokunabilirdi.

Dükkan sahibi kısa süre sonra evlendi ve İstanbul’a yerleşti.

 


V

 

Ara tatilinde arkadaşı gelmişti. Hergün dükkana gelir, sohbet ederlerdi. “O”, arkadaşı okulda iken gelişen olayları anlatır, arkadaşı ise okulda yaşadıklarını anlatırdı. Tatil bitmişti. Arkadaşını yolcu ettikten sonra, dükkana geri döndü. İki gün sonra arkadaşının babası, çalıştığı firmanın aracı ile gittiği yerde, kalp krizi sonucu ölmüştü. Arkadaşına haber verildi ve arkadaşı geri geldi. Geldiğinin ertesi günü, cenaze defnedilmişti.

O günlerde, birgün akşam eve epeyce erken gitmişti. Yemeğini yemiş, tam alacakaranlıkta evden çıkmıştı. Evden yüz-ikiyüz metre ayrıldıktan sonra, bankada çalışan kız arkadaşını, bir başka bankada çalışan erkek arkadaşı ile yürüyüşe çıkmışlardı. Birkaç yerden buna benzer haberler alıyordu ama gözüyle görmemişti, hiç birini... Bunu gördükten sonra, o defter de kapanmıştı, hiç kimsenin bilgisi olmadan...

Baharlık ve yazlık çeşidini tamamlamıştı. Herşeyleri yerindeydi. Ama iyi bir sürüm başlamamıştı. Epeyce mal yığmıştı raflara... Günler akıp geçerken, Bodrum’da tanıştıkları ailenin kızları ile telefon görüşmeleri başlamıştı. Hemen hergün telefon ediyordu kız... “Annenler ne zaman gelecek” diyordu “O”na... Kız arkadaşı birgün, “biz yarın geliyoruz”, diye haber verdi. En arkadaşlarına telefon edip, misafirlerinin geleceğini haber verdi. Hazırlıkları, beraberce yapmışlardı. Ertesi gün öğleden sonra dükkanda telefon çalmıştı. Telefonu açtı “Alo, biz geldik” diyordu kız arkadaşı, telefonun diğer ucunda... Nerede olduklarını öğrendi ve onları almaya gitti. Beraberce, dükkana geri dönmüşlerdi. Herkes birşeyler içti... Kız arkadaşının annesi “bizi nereye götüreceksen götür oğlum” dedi. “O”da onları aldı, arkadaşlarına götürdü, konuştukları gibi... Akşam üzeri gençler yine hep beraber, araba ile şehir turu yaptılar. Akşam yemekleri yenildi. “O”, herkes sohbet ederken, annesini alıp gelmişti. Misafirleriyle annesini tanıştırdı. Vakit, bir hayli geç olmuştu misafirler izin isteyip kalktılar. Daha yola gideceklerdi. Misafirler yolcu edildi ve herkes evine döndü.

Dükkanın işleri bir türlü yoğunlaşmadığı için sahilde bir dükkan kiralamak istiyordu. Bodrum da tanıştığı aile, sahili olan bir ilçede yaşıyordu. Hemen oraya gitti. Kız arkadaşının babası ile görüştü. Babasıda olumlu baktı bu işe ve arkadaşının boş bir dükkanı olduğunu söyledi. Beraberce gidip konuştular. Dükkanı kiralamıştı. Dükkan; otuz merekare civarında, iki cepheli idi. Temizliğini yaptı, dükkanı hazırladı ve geri döndü.

O akşam, bir arkadaşının annesi yemeğe çağırmıştı. Eve girdiğinde yemek hazırlanıyordu. Yemeklerini yediler. Yemekten sonra, “O”na yatak odasına geçmesini söylemişti. “O”, olacakları anlamıştı. Hemen arkadaşının annesini karşısına oturttu. Seksin bir ihtiyaç olduğunu, ancak bunu beraber gerçekleştiremeyeceklerini belirtti. Bir daha da evlerine uğramadı.

Kiraladığı dükkanı açmıştı. Kendisi de dükkanda kalıyordu. Portatif bir yatak getirmişti. Kız arkadaşı bir-iki kez uğramıştı. Erkek kardeşi sıkça uğruyordu. İşler iyi gidiyor sayılırdı. Yabancı bir muhitte olmasına rağmen, malları epeyce erimişti. Bu arada küçük bir mal takviyesi için İstanbul yapmıştı. Amacı da buydu zaten... Bir an önce mallarını eritsin ve geriye dönsündü. Bu arada, ters birşeyler olmaya başlamıştı. Selam veren insanlar, selam vermeden geçiyorlardı, genelde tavırlar değişmişti. Eve telefon etmiş, anne-babayı çağırmıştı. Onlardan önce eniştesi gelmişti. Buna bir anlam verememişti. Daha sonra annesi ve babası geldi. Onlara, kalacak bir yer ayarlamıştı. Sonra anne ve babaya “burada birşeyler dönüyor ama ne olduğunu anlayamadım” diye durumunu izah etmişti. Annesinin orada, yazlıkta kalan arkadaşları vardı. “Beni arkadaşlarımın yanına götürü ver” demişti annesi... Beraber yürüdüler. Annesini arkadaşlarına bıraktı, geri döndü. Bir-iki saat içinde annesi geri gelmişti. Her zaman ki gibi yine boşunaydı herşey... “O”na birşey söylemeden geri dönmüşlerdi. Niye gelmişlerdi ki?..

Bir gün sonra, bir ahbapları uğramıştı dükkana... Karı-koca ve çocukları ile birlikte.... Bursa’da yerleşmişlerdi. Kürk işi yapıyordu adam. Konu, onların işinden açılmıştı. “O”na, “gel, sende bu işi yap” demişti. “O” ise; “Bu işi bana atölyesinden öğretirsen varım” demişti. Kabul etmişti adam... Ancak “O”, bir süre düşünmek istiyordu. Çünkü, adamın ticari anlayışı biraz farklıydı. Oradan, buradan sohbet ederken, güneş tepeden bakmaya başlamıştı. İzin istediler ve kalktılar. Bursa’ya gidiyorlardı. “O”, bir-iki gün düşündü ve kendi fikrini kürkçüye bildirdi. Olumlu düşünüyordu.

Dükkanı toparladı, Malları arabaya yükledi ve eve geri döndü. Birkaç gün dinlenmişti. İşin stresi, hele bir de yabancı muhitte olması, “O”nu çok yormuştu.

Aradan üç-beş gün geçmişti. Evdekilere kürk konusunu açmıştı. Hiç seslerini çıkarmamışlardı hayret etmişti doğrusu.... Kime sorsa veya bu işi yapacağını duyupta gelenlerin hepsi, adamın üçkağıtçı olduğunu söylüyorlardı. Evdekiler garip davranıyorlardı. Neymiş, konuşup anlaşmışsınız. Bunun için, olumlu ya da olumsuz hiç bir söz beyan etmemeleri gerekiyormuş.

Çocuklukta olsun, gençlikte olsun insanlar bir çok hata yapıyorlardı. Hayatı bu şekilde öğreneceklerdi. “Düşe kalka, oynaya güle”... Eğer çocuklar, gençler; yanlış yaptıklarında doğrusu gösterilmezse, doğru yaptığında teşekkürü, takdiri görmez ise ikilemde kalırlardı ister istemez. Nerede nasıl davranacağına ve karar verme yetisini kazanamamış olurlardı ki, bir gün boğulma noktasına gelinir, bazen de çok geç kalınmış olunur diye düşünüyordu.

Dükkanın tadilatı için gerekli çalışmaları yapmıştı. Atölye çalışmalarına başlamak üzere Bursa’ya gitti. Kürkçünün evinde kalıyordu. Öyle anlaşmışlardı. Kürk konusunda gerekli bilgileride ediniyordu. Kürkçünün atölyesinde ilgili bir usta vardı. Ondan birtakım bilgileri almıştı. Ancak patronu, tam olarak bilgi aktarımında bulunmayı istemiyordu. Bunu hissetmişti ama alışveriş tamamlanmıştı. Peşinat, çekler hepsi ödenmişti.

Geri döndü son hazırlıklar için... Açılış gününden bir gün önce kürkçü, malları getirecekti. Birkaç gün sonra mallar gelmişti. Askılandı ve vitrinlendi.

Açılış yapılmıştı. Tanıdıkları, arkadaşları birer birer geliyordu. O gün canlı geçmişti. Birkaç gün sonra muhasebecisi gelmişti. Yine sohbet ediyorlardı. Bu arada amcası geldi. Elinde, içinde su olan bir ibrik ile içeri girdi. Bunu şuraya koy dedi. Onu kapının içine sokmak istemedi. Çünkü, amcası gizli ilimler aracılığı ile kötü niyet taşıyabilen bir insandı. İmamlıktan emekliydi. İbriği, kasanın arkasına koymuştu...

Aradan iki ay kadar bir zaman geçmişti. Bir gün tanıdığı biri gelmişti. Dükkanındaki malların tapon mallar olduğunu söylemişti. O an kendini çök kötü hissetmişti. Üçkağıtçı yapacağını yapmıştı yine... Huylu huyundan vazgeçer mi? “O”nun verdiği peşinat ve çekler ile gidip kendine yeni mallar almıştı.

Bir akşam üstü muhasebecisi, dükkana geldi ogün de bir düğün davetiyesi gelmişti. Düğün sahibi, ortak tanıdıklarıydı. Muhasebecisi, “beraber gideriz düğüne” demişti. Muhasebecinin, kız kardeşi vardı. “O”na, kızkardeşi için “düğünde senin...” demişti. Ne manasız insanlarla arkadaşlık ettiğini düşündü bir an... Düğün akşamı beraber oturuldu.

Oyunlar oynandı, danslar edildi, eğlenildi... Ama, muhasebecinin kız kardeşiyle tam dans edecekten, bir başka arkadaşı da dans etmeye yeltendi. İki tarafta ısrarcı davranmıştı. Sonunda, ilk dansı “O”, etmişti. Ertesi gün diğer dans etmek isteyen arkadaşı dükkana geldi. “Niye öyle yaptın oğlum” diye sitem etti. Sen niye öyle yaptın dedi ve izah etti durumu uyanmıştı işe çünkü... “Sana da mı düğünde kız kardeşim senin diye söyledi”, “Evet” demişti arkadaşı... “Bana da öyle söyledi” deyince, akadaşı da durumu anladı. Ulan ne muhasebeciymiş, ne hesap yaparmış. Bir müddet sonra muhasebecisi geldi dükkana... “Ulan sen pezevenk misin?” dedi. Anlamıştı niçin öyle söyledeğini... Kıpkırmızı kesilmişti. Birşey söyleyemedi. Çıkıp gitmek zorunda kaldı. İnsanlar garipleşmeye başlamıştı.

Malların tapon olduğunu öğrendikten bir hafta sonra, iade etti. Malları kürkçünün dükkanının ortasına bırakmıştı. “Ben malları geri getirdim Paramı, çeklerimi geri ver” dedi. “Bu tapon mallarla iş yapılacaktı ise sen niye yapmadın. Senin bu yaptığın iş mi? Diye bağıryordu ama adam çok pişkindi... Umurunda bile değildi. Garip gelişen olaylar, işi nereye getirmişti. Sinirinden içeride duramıyordu. Dışarı çıktı. Orada bekledi. Ogün orada iş çözüldü ama nasıl çözüldüğünü hala bilmiyordu.

Artık, böyle olmayacaktı. Kafasına koymuştu. Başka bir yere gidip, yaşamını orada idame ettirecekti.


VI

 

Ankara’ya gitmişti. Ablasında kalıyordu. Burada kendisine iş bulacaktı. Enişteside bu çabayı gösteriyordu. Aradan, altı hafta kadar bir zaman geçmişti. Bir akşam evde, işin olduğu haberini almıştı. İşe başlayacağı yer yarı kamu kuruluşu idi Bunca emek heba olmuştu... Stres, baskı, yorgunluk, en kötüsü ise kendisini yalnız hissetmeye başlamıştı. İki senedir, bu böyle idi. Paylaşılması gereken bazı konuları, artık arkadaşları ile bile paylaşmayı tercih etmiyordu. Bu kadar kıskanıldığını ummuyordu çünkü...

Bunca stresin, zihin yorgunluğunun üzerine, bu iş belki iyi olacaktı, bunu zaman gösterecekti.

Ertesi gün, işe başlayacağı kuruluşa gitmek üzere evden ayrıldılar. Önce alış-veriş yaptılar. Daha sonra görüşmeye gittiler. Bu kurumun muhasebe servisinde çalışacağını anlamıştı. Çünkü, muhasebe müdürü ile görüşüyorlardı. Müdüre Hanım “yarın bir uğra” demişti. Ertesi gün, uçarak gitmişti. Servise, evin önünde biniyordu, indiğinde ise otuz metre yürüyerek ulaşıyordu, işyerine...

Ablası, lojmanda kalıyordu. Lojmanların sosyal tesisleri vardı. İlk başlarda hafta sonları, lokal kısmına gitmeye başladı. King ve maçakızı ağırlıklı oyun oynanıyordu. Bilardo da vardı. Arasıra bilardo oynuyorlardı. Bir hafta sonra, büyük salonda bir yemek vardı. O’da davet edilmişti. Yemekler yendi, içecekler içildi, danslar edildi. O akşam, bir kaç kişiyle daha tanışmıştı. Yaklaşık, on kişilik bir grupları vardı. Birgün pazara gitmişti. Pazar, Cumartesi günleri kuruluyordu. Dönüşte, o akşam tanıştığı bir kız arkadaşı ile karşılaştı serviste... Yanyana oturmuşlardı. Konuşa konuşa gidiyorlardı. Aslında kızı o akşam çok beğenmişti ama belli etmemişti. Çok efendi, çok zarif, her hareketiyle tam bir hanımefendi diye düşünmüştü. Daha okuyordu. Yavaş yavaş biribirlerine ısınmışlardı. Akşamları lokale çıkıyorlardı. Bazen, pasta salonuna oturma gruplarında, bazen de masalarında gurup halinde oturuyorlardı. İşyerinde olsun, evde olsun, lokalde olsun günleri iyi geçiyordu. Hafta sonları eve gidiyordu, anne babayı ziyarete sonraları bu gidişler seyrelmişti.

Enişte iyi ve uyanık bir insandı... Ebeveyni ile aralarındaki iletişim konusunda bilgi sahibi olmadığı için, hemen bu konulara değinmeye başladı. Evinde misafir olarak kalan birine bu şekilde davranmak hoş değildi. Her kesin açığını aramaya, bayılırdı. “O”nun da aynı şekilde davranmasını istiyordu. Ancak, “O”nun yetişme tarzı böyle değildi. Onun için bu şekilde davranamayacaktı. Eniştenin yaşam felsefesi, insanlara zarar verici nitelikteydi. Birgün bunun zararını görebilirdi. Hayırlısıydı... Herkesi biribirne düşürmeye bayılıyordu. Bu sefer kendisi herkesle iyi geçiniyormuş durumuna geliyor, diğerleri ise aralarındaki iletişimi koparma düzeyine geliyorlardı. Bu aptallıktı ama diğer insanlar bunu göremiyorlar veya menfaatleri bu yolu gösteriyordu onlara. Herkesin yaşamına bu kadar müdahalekar olunmamalıydı. Bu davranışlar garip geliyordu O’na... En güzeli kaale almamaktı. “O”da öyle yapıyordu zaten... Kaale alınmadığını görünce bir gün “O”na; “Bakalım, sen mi büyüksün? Ben mi? Diye serzenişte bulunmuştu. Adam gibi davran, adam gibi karşılığını al diye düşünmüştü o an. İnsan bu kadar komik durumlara düşmemeliydi. Ne yapılabilinirdi ki... Üstün olma kompleksi... Birkaç kez gece uyurken (uyanık insan diğerleri uyurken de uyumaz) ceplerini, cüzdanını, özel eşyalarını karıştırırken yakalamıştı. Hiç bozuntuya vermeden, bir hafta sonu eve gitti. Ev tutacağını söyledi. Abla üzülür diye, olmaz demişti ana-baba.. Ne olursa olsun, tek başına ev tutacaktı. Böyle düşünülüyorsa, bunun bir sebebi vardı. Hergün birkaç gazetenin, kiralık ev sütunlarını araştırıyordu. Bir türlü istediği şekilde ev bulmamıştı. Bir oda, bir salon yeterdi kendisine ama...

Artık ne yapacağını şaşırmıştı. Tek başına hissediyordu kendisini... Sonuçta bir ev bulamamıştı. Çocuklara, zorla birşeyler yaptırılmak istenirse, karşılıklı bir güvensizlik gelişmesi başgösterirdi, daha ileriye gidilirse bu sefer çocukta kendine güvensizlik başlardı. Böylece, çocuk kendini çevreden, yavaş yavaş soyutlamaya başlardı. Çünkü, zorluklara karşı direnci zayıflamış olurdu. Ancak, çocuklara aşırı güven duygusu verildiğinde ise; çevresinde uyumsuzlukların başgöstermesine neden olabilir diye düşünüyordu. Çünkü, hepsi kendi isteğinin olmasını isteyeceklerdi. Bunlar çok önemliydi. Dozu iyi ayarlanmalıydı.

Bir yandan bu olumsuzluklar sürerken, bir yandan da bir kamu kurumunun T.S.M. koro çalışmalarına katılıyordu. Haftada iki gün çalışmaları vardı. Arada bir konser veriyorlardı isteyenler, ud kursu alıyorlardı. Bunun için ayrı bir çalışma yapılıyordu.

Bazen işyerinde, hafta sonları da çalışmak icap ediyordu. Bu çoğunlukla, mali yılbaşına endeksli olarak gelişiyordu.

Aradan bir süre geçtikten sonra, muhasebe müdürleri İstanbul’a gitmeye karar vermişti. Orada özel bir şirketin muhasebe müdürlüğünü üstelenmişti. Birkaç hafta sonra müdire hanım işten ayrıldı ve yerine birbaşkası geldi. Yeni müdür işine özenli değildi. Herkes istediği gibi çalışıyordu. Düzen iyice değişmişti. İşler günlük yürümüyordu.

Birkaç problem oluşmuştu. Artık iyice kafasına koymuştu. İşi bırakacaktı. Hatta bu arada dilekçesini bile müdüre sunmuştu. Müdür bu dilekçeyi sümen altı yapmıştı. İstifa dilekçekisini verdiği günün haftasında İstanbul’a giderek iş aramaya başlamıştı kendisine... Gün doğmadan neler doğardı. Yeter ki çaba harcansın. Çaba gösterecekti, ama, öyle bir döneme girmişti ki herşey ters gidiyordu, sanki herkes üstüne üstüne geliyordu. Ne birşey hissedebiliyor nede kimse birşey söylemiyordu. Bir boşlukta gibiydi... Hani, birşeyi yakalamak için uzanırsın, ama onu tutamazsın. Sonuçta hiçbirşey elde edemezsin, onun gibi birşeydi bu durum... Bir ay sonra müdür bey odasına çağırmıştı. Odasına gittiğinde; “dilekçeyi, düşünmen için bir süre beklettim. Bir değişiklik oldu mu? Diye sordu. “Hayır” diye karşılık vermişti. “O zaman dilekçeyi işleme koyuyorum” “O”da; “tamam” demişti ve dilekçe işleme konmuş oldu.

Aybaşında, maaşını aldıktan sonra işten ayrılacaktı. Müdür beyle görüştükten sonra dışarı birşey almaya çıkmıştı. O sırada enişte ile karşılaşmıştı. İşten ayrılmamasını söylüyordu. O’da, dilekçenin işleme konduğunu söyledi.

 


VII

 

Artık, eve dönmüştü. Canı sıkılmaya başlamıştı. Teyzesi İstanbul’la çağırmıştı. İstanbul’a gittiğinde iş aramaya başladı. Yine gazeteler devriliyordu, eleman arayanlar sütunları... Bir hafta kadar sonra, bir tekstil firması şöfor arıyordu. Telefon edip, adres aldı. Görüşmeye gitti. İşyeri, Merter’in arka taraflarındaydı. İki vasıta değiştirip öyle gitmişti. Epeyce aradıktan sonra bulabilmişti işyerini... Selamu aleyküm, aleyküm selam... Konuştular. Bir kaç kişi daha vardı sırada... “O”nu tercih etmişlerdi. Kullanacağı araba Ford kamyonetti. Fason takipçiliği, atelyelere kumaş, aksesuar v.s. götürecekti ve onlar dikildikten sonra toplayacaktı. Bir-iki günde alışmıştı işe... Ancak, alengirli bir işti. Çok kişi bu işten köşe olmuştu. İki kişi daha vardı, bu işi yapan işyerinde... Daha ilk başta atelyelere, sokmak istememişlerdi “O”nu... Ama, “O”, hemen arkalarından dalıyordu, içeri... Bir böyle, iki böyle işlerine gelmiyordu. Bir kaç gün daha beraber bu şekilde çalıştıktan sonra, şirketin Kartal marka arabası tamirden çıkmıştı. Diğer çalışanlar “O”ndan kurtulmuşlardı. Öyle düşünüyorlardı, ama ertesi gün Kartal’ı süren arkadaşı arabayı, hafif rampada çalışır vaziyette bırakarak yanına gelmişti. “O”na birşey söyleyecekti ki, baktı araba geri geri gitmeye başladı. Koştu ama yetişememişti. Araba, şarampole düştü. Terslik olacak ya... Yeni tamirden çıkan araba, tekrar tamire girecekti. Yine eline düşmüşlerdi ama şirkete bir şoför yetecekti. Şirket sahipleri bunu hissettirmişlerdi. “O”na da işten ayrılmak kalmıştı. Süklüm, püklüm eve dönmüştü. Hiç kendine laf gelmesini istemezdi. “İşten ben ayrıldım” dedi. Aslında, laf gelecek bir durumda yoktu.

Yine, gazete sayfaları çevriliyordu. Bu arada teyzesi, “belki beraber tekstil işi yaparız” demiş ama lafta kalmıştı. Yine iş arıyordı. Birkaç görüşme yapmıştı. Ama, bir türlü işi yaver gitmiyordu. Hiç bu tür işlerde çalışmamıştı ancak askerden önce, kahvede garsonluk, panayırda oyun tezgahlarında (halkacılık, labutculuk), otobüs muavinliği, tezgahtarlık yapmıştı. Ancak bu işleri yaparken hep evindeydi. Gerçi, evden uzakta olması pekte problem değildi. Önemli olan iş bulabilmesiydi. Uzunca bir süre iş aradı. Bulamadı. Bir taraftan anneanne rahat vermiyordu. Teyzesi, romatizmal rahatsızlığı nedeniyle hastahaneye yatmıştı. Bu arada yine iş arıyordu. Birgün iş görüşmesinden geldi. Dayısının kızı gelmişti. Baktı ki halasının odasında ... “Ne yapıyorsun abisinin?...” diye sordu. Çekmeceleri düzeltiyorum  abi...” dedi. Ama o çekmeceler özel...” demişti. Başka birşey söylemedi. Birkaç gün içerisinde de geri eve döndü.

Daha önce ebeveyni ile ufak tefek anlaşmazlıklar olmuştu, şimdi de Ankara’daki lerle... Aslında negatif bir insan da değildi. Ama, bir terslik vardı bu durumda... Kimse birşey söylemiyordu. Kendisini; bahçeli bir evdeki bir elma ağacı, dalda tek kalmış bir elma gibi hissediyordu... Ne koparan var, ne bakan, ne sulayan... Bu durumda ne yapmalıydı. Gerçekten bilemiyordu. Bir terslik vardı ama neydi? Bir takım negatif tesirler alıyor olmalıyım, diye düşünüyordu. Bir taraftan da yok canım öyle şey olur mu? Diye düşünüyordu. Tam bir ikilem içinde hissediyordu. Yaşamı alt üst olmuştu. Hiç kimsenin umurunda değildi, “O”nun durumu...

Ankara’dan ablası telefon etmişti. Havadan sudan konuşurken, “istersen gel buraya” demişti. Düşünmeliydi... Orada, o kadar problem yaşamıştı. Bundan sonra oraya gitmek ters olurdu. Evde hiç kimseden bir öneri gelmiyordu. Zaten konuşma olmuyordu. İnsan konuşmadığı sürece, düşünme yolu ile de olsa enerji topluyor, bu enerjiyi aktaramadığı sürece de Allah korusun ki insan kafayı yer. Ondan sonra da herkes; ah ah ah, vah vah vah... Haybeye ah, vah... Gereken biraz ilgi idi...

Ekonomik bağımsızlık çok önemliydi. Bir evde çocuk ya okutulacak, ya da bir meslek sahibi olabilmesi için çaba harcanacaktı. Bunların hiçbirisi gerçekleştirilmez ise; sonuç ortadaydı. İnsan kendini, oradan oraya vuruyordu, bir tutamak bulabilir miyim? Diye... Artı, yavaş yavaş bazı şeyleri mecburen sineye çekmeye başlamıştı. Kendi evladı olsaydı, mümkün değildi, onun bunun oyuncağı yapmazdı. Ama, gelgelelim, oluyordu böyle şeyler... İnsan hayatı ne kadar zorlarsa zorlasın, bazı şeyleri değiştiremiyordu. Herhalde, yaşanması gereken bazı şeyler vardı ki yaşanıyordu... Zaten insan böyle zor dönemlerde, düşüncelerini ifade etmekte çok zorluk çekiyordu.

Sonunda, Ankara’ya gitmeye karar vermişti. Mefruşat ile ilgili bir mağazada iş bulunmuştu. Çalışmaya başladı. Muhasebe işlemlerini düzenliyordu. Bazen müşterilerin almış olduğu malları, arabayla evlerine bırakıyordu. Patronlarının, gün görmüş biri olduğu belliydi. Çok sakin, hoş görülü bir kişiliği vardı. Ortaktılar... Diğeri ise çekirdekten yetişme tabiri vardır ya... İşte öyle idi. İşe tezgahtarlıktan başlamış, saçını bu yolda ağartmıştı.  İşler yolunda gidiyor gibiydi... Sabah, saat dokuz da işe başlayıp, akşam saat altı gibi bırakırdı. Mağazanın idari bölümü vardı. Orası tam bir sohbet yeriydi. Birçok tanıdıkları gelir, günlük siyasi tartışmalar yapılır, tavla oynanırdı. Birgün İstanbul’dan patronun, otel sahibi bir arkadaşı gelmişti. Sohbet esnasında tanıştılar. İlla ki İstanbul’a, otele müdür yapayım seni diyordu. Gelemem demişti. Bu arada otelin tefrişini almışlardı. İstanbul’a gitmiş, o otelde kalmıştı. Otel; Oda Kule’nin arkasında, Pera Palas’ı geçince, hemen oradaydı. Güzel bir oteldi. Turlarla çalışıyordu. Abisine telefon etti, otele geldi otel sahibi hala ısrar ediyordu, gel diye... Gerekirse abisinin çalışabileceğini söylemişti. İlla ki sen çalış diyordu. Bunda bit yeniği var diye düşünmüştü. Bu kadar ısrar tuhafına gitmişti. O zaman, patronla bir görüşeyim, cevabımı veririm demişti. Abisi “O”nu evine götürmüştü. Bir akşam da orada kalıp, Ankara’ya döndü. Ankara’da durumu patrona anlattı. Patron; “senin için iyi olacağını düşünüyorsan git” demişti. Çok hoş görülü ve mantıklı biri idi. İstanbul’a otel sahibine haber verdi. “O”na “gel” demişti. İstanbul’a ulaştığında, yeni patronla oturdular, konuştular. Maaşı belirlendi, yatacak yeride... Odalardan birinde yatacaktı. İşe başladı. Aslında patron daha önce konuştuğu gibi, sözünün eri çıkmamıştı. Otelde tek yetkili yapacağım demişti. Ancak, muhasebeden sorumlu müdür olmuştu. Bütün hesapları “O”na yükledi. Daha sonra personelle tanıştırdı. Patron, ertesi gün tatile çıkmıştı. Bu arada Fin’li bir gurup geldi. Hepsi genç ve öğrenci idi. Onsekiz-yirmi grubu denilebilirdi. Bir kaç gün geçti. İçlerinden sarışın, kısa kesilmiş saçları olan, güler yüzlü biri vardı. Bir sabah kahvaltı ederken yanına geldi. Odalarında birkaç eksikleri olduğunu söyledi. Onları hemen tamamlattırmıştı. Akşam yemeği için söz aldı. Yemeği dışarıda yediler. İngilizcesi tarzan’ca idi, ama anlamak isteyen anlıyordu. Yemekten sonra biraz yürüdüler. Gittikçe biribirlerine yaklaşıyorlardı. Önce kolları biribirini hissettirdi, sonra birdenbire elleri kenetlenmişti. Nereye yürüdüklerinin farkında bile değildiler. Sadece yürüyorlardı. Bir de baktı ki Taksim’e çıkmak üzereydiler. Konsantresi bozulmuştu ancak kız arkadaşına uyum sağlaması uzun sürmemişti. Tam Fransız Konsolosluğunun önünde, dudakları birleşmişti... Hiç kimse umurlarında değildi. Kızın elinden tuttuğu gibi koşmaya başladılar, “O”nun odasına gideceklerdi. Anlaşmışlardı. Otele, çıktıkları gibi tek tek girmişlerdi. “O”, hemen odasına çıktı, kız onbeş dakika sonra geldi. Odaya girer girmez, boynuna atlamıştı. “O”, belini sardı ve kendine çekti. Kendilerini anında yatakta bulmuşlardı. Kız acele ediyordu, ama “O”, yavaş hareket ediyordu... Güzel bir gece geçirmişlerdi. Onbeş gün boyunca güzel anıları olmuştu. Kız, hukuk okuyordu. Helsinki’de, anne-baba ile yaşıyordu. Bir de erkek kardeşi vardı.

Bir gün çatıda öğle yemeği yemişti. Orada çalışan çocuk, kendisini tanımıyordu. Bir masaya oturdu. Siparişini verdi. Yemeğini yedikten sonra hesabı istedi. Hesabı ödedi. Adisyon numarasını almıştı. Akşamları, bütün birimler, günlük hesaplarını “O”na teslim ediyorlardı. Resepsiyon, bar, restaurant... O gün restaurantta yediği yemeğin adisyonu yoktu. Hesapta ona göre gelmişti. Bana ne mi demelyidi? Bu olmazdı. Görevliyi çağırdı. Güzelce kulağını çekmişti. “yarın; bu günle yarının hesaplarını tam isterim” demişti garsona... Çocuk anlamıştı. Ertesi gün, birgün evvelki gelmeyen adisyon da gelmişti.

Otelde, inşaat da vardı. Lobi, küçük geliyordu Binanın arkasında, kaba inşaatı bitmişti. İnşaat bitince, otel rahatlayacaktı. Patron giderken kimseye para vermeyeceksin demişti. Ancak, bayram kapıda idi. Herkes, para diye kendisine geliyordu. Hepsi evine, çoluğuna çocuğuna bayramlık alacaktı. Ne olursa olsun, isteyenlere birkaç kuruş verecekti. Patron, keyfine göre gitsin, tatil yapsın, çalışanlar evlerine boynu bükük gitsin. Yoktu böyle birşey. En fazla işi bırakırdı. Bu arada, katlarda çalışan bir görevliyi azarlamıştı. Yaşça kendisinden büyüktü ama, bunu yapmak zorunda kamıştı. Eğer iş konusunda bir yanlışı es geçerse, birbiri peşine yanlışların geleceğini biliyordu. O yüzden, bu yanlışlığı es geçememişti. Ancak, bayram günü bu tatsızlığı gidermek için, katçı ile bayramlaşmışlardı. Şunu da hissetmişti ki; patron, giderken herkese birşeyler tembihlemişti. Birisine şuna dikkat et, diğerine buna dikkat et... Dolayısı ile bu iş yerinde böl-yönet sistemi geçerliydi. Bu yöntem ister istemez çalışanlar arasındaki iletişimi olumsuz etikilemekte ve diyaloglar asgari düzeye inmekteydi. Bunun yanında, çalışanlar arasındaki diyaloğu, en yüksek seviyeye çıkarmakta yine patronun elindeydi... Nedense patronlar (hepsi değil) yanlarında çalışanların çoğunu, potansiyel hırsız olarak görmekte ve onlara hiç güven vermemekteler. Böylece, güvensiz bir ortam oluşmuş oluyordu. Aslında; ilk etapta, çalışanları bire bir tanımaya çalışmalılar... Kendine güveni olan kimseleri ayırıp, diğerlerini ayıklamalı... Çünkü, kendine güveni olan kimse, kendine saygısını kazanmıştır. Kendine saygısı olan kimse ise hırsızlık gibi yüz kızartıcı bir eyleme girmez. Hele patron; kendine saygısı olan çalışanlarına, kendine saygı duymalarını sağlarsa, o işyeri patron olmadan da çalışır ve belki patron bir başka işyeri sahibi bile olabilir... Sermaye sahibi, mutlaka, çalışanları ve onların emeklerine saygı duymalıdırlar diye düşünüyordu.Bunun sonucunda ise en önemli olanı, toplumsal güven oluşumunun gerçekleşmesi, gelişimi görülecektir diye düşünmekteydi. Aksi taktirde, gelişip büyüyemeyeceklerdi patronlar... Dolayısı ile ülke ekonomisi...

Kız arkadaşının tatili bitmişti. Onu gönderdikten sonra, patron da bayram tatilinden dönmüştü. Oturdular hesapları çıkardılar. Ufak miktarda bir açık görünüyordu. Bu da şundan kaynaklanmıştı. Enflasyonist bir dönemde, döviz her gün değer kazanıyordu. Patronun gittiği gün ile geldiği gün arasından yirmi gün geçmişti. Dolayısı ile döviz kurlarında da farklılık olmuştu. Hesap en son günün döviz kuruna göre yapıldığı için, açık buradan kaynaklanmıştı. Bunu patrona söylediğinde, patron “hesap ortada” deyip, kestirip atmıştı. Neden ısrarla çağırdığı belki de böyle bir olayda yatıyordu. Hemen o gün patron ile konuştu ve işi bıraktı.

Ablası, Ankara’dan İstanbul’a geçtiğinde, “her hangi birşey olursa, gel, demişti. Önce eve uğradı, sonra Ankara’ya geçti.

İşlerindeki bu aksaklıklar, serbest çalıştığı dönemden sonra, kendini yalnız hissetme, akabinde ise kendini ifade etme güçlüğü çekmesine yol açmıştı. Herhangi birşey sorulduğunda ya algılayamıyordu veya geç algılıyordu. Kendini baskı altında hissediyordu. Bu da hayatı zorlaştırıyordu. Bazen kendisini hiç ifade edemiyor, bazen de söylediklerinin yanlış anlaşılmasına yol açıyordu. Bunun farkına varamamak aile ve yakın çevredeki  kişiler için zor değildi. Birkaç soru sorulsa, bunu anlayabilirlerdi. Ama...

 


VIII

 

Bu şartlar altında Ankara’ya gitmişti. Ne olduğu sorulduğunda, kendini yine doğru olarak ifade edememişti. Birşey söylemeye de çekiniyordu. Çünkü; mantıklı birşey söylemiş olsa dahi “hadi canım olur mu öyle şey?...” Deyip geçiyorlardı. Bunun için canı konuşmak bile istemiyordu. Ankara’da iş aramaya başlamıştı. Eski çalışmış olduğu yere, mefruşat mağazasına uğramıştı. Eski patronuyla konuştu. “Sana bir iş ayarlayacağız” demişti. Aradan, birkaç gün geçti. Eve telefon geldi. Eski patron aramış... Ertesi gün hemen yanına gitmişti. Yine ortak bir tanıdıklarının yanında iş bulmuştu. Adresi aldı ve oraya gitti. Yakın olduğu için, yürüyerek gitmişti. Özel bir şirketti. Hatta, bir şirketler grubunun birimiydi. Patron ile görüştüler. Bilgisayar firması idi. Patron; ister bilgisayar satışı yap, ister muhasebede çalış demişti. Daha önce muhasebe bilgisi olduğu için, muhasebeyi tercih etmişti.

Muhasebedan sorumlu bir müdürleri vardı. Eski patronun tanıdığı biriydi. Beraber çalışacaklardı. Bir arkadaşları daha vardı, kasaya bakan... Artık işe başlamıştı. O hafta sonu annesi gelmişti, Ankara’ya ... Gazete ilanlarıyla kendine bir ev arıyordu. Nasıl olsa işe başlamıştı. Günlerden pazardı. Gözüne bir ilan ilişmişti. Hemen telefon etti, adresi aldı ve konuşmaya gitti. Dikmen; Sokullu Mahallesinde, iki arkadaş bir ev kiralamışlardı. Kira parası fazla geldiği için, yanlarına bir kişi daha almak istiyorlardı. Evde iki arkadaş, bir de yaşlı kadın vardı. Biri askerliğini, asteğmen olarak yapıyordu, diğeri ise annesi ile beraber İran’dan molla yönetiminden kaçmış. Amerika için vize almaya çalışıyorlardı. Herkesin odası ayrı idi. Kira konusunda anlaştılar. Bir hafta sonra taşınacaktı.

İşe başlayalı on gün olmuştu, yaklaşık... Sigorta başvurusu yapılacaktı. Bunun için çalışma müdürlüğünden karne alması gerekiyordu. Bu işlemleri gerçekleştirmek için çalışma müdürlüğünden boş karnesini almıştı. Müdür bey karneyi doldurdu ve imzalamasını istedi. Hayatındaki ilk hatayı orada yapmıştı. Müdür beye; “ben imzamı değiştireceğim” dedi. Kendisine, önceki imzasını ve değiştirip yenileyeceği imsazını gösteriyordu. İmzanın değiştirilmeyeceğini biliyordu. Sanki bir tesir altındaydı ve basireti bağlanmıştı. Aslında, bu gelişmeler kendini yalnız hissetmesinden kaynaklanıyordu. Çevreden ilgi bekliyordu. Arkadaşlık, düşüncelerini paylaşacak birilerini arıyordu... Ancak, böyle birileri yoktu. Müdür bey, imzasını değistirmesini noter yoluyla olabileceğini, aksi taktirde kendisine zarar verebileceğini, eski imzasını kullanması gerektiğini vurgulamış olsaydı, böle bir yanlışa düşmemiş olacaktı. Böyle bir psikolojik durumda “O”na yardım etmiş olacaktı, doğruları görebilme açısından... Ancak ufak tefek hataları düzeltmek kolay olurdu. Bu, büyük bir hataydı. Elbette ki, bu konuda müdür beyi suçlayamazdı. Hata kendisinde idi. Üzerindeki ağırlık gitgide artıyordu sanki...

O hafta sonunda evine yerleşecekti. Bir akşam üstü işinden çıkınca, eski çalıştığı mefruşat mağazasına gitti. “O”na, bir dolap lazımdı. Patronla görüştü, iki taksitte verebileceğini söylemişti. Hafta sonu eve götürmesi gerektiğini söyledi. “Tamam” cevabını aldı. Cumartesi mağazaya uğradı dolap gelmişti. Senet imzalaması gerekiyordu Patron; yarın, birgün ikimizden birine birşey olursa hesabımızı biliriz diyordu. Haklıydı da... Aynen çalışma karnesine atmış olduğu imzayı atmıştı. Eski patronu imzasını tanıyordu. Daha o birşey söylemeden “ben imzamı değiştirdim, çalışma kaneme de bu imzayı attım” dedi. Patron, bu açıklamadan sonra senetleri kabul etmişti. Dolabı şirketin arabasıyla hemen eve götürmüşlerdi. Odası, altı metrekare, balkonlu idi. Oradan ablasına geçmişti. Ertesi gün bir somya, bir masa, bir sandalye, bir döşek, bir halıyı eve götürüp, yerleştirdi. “O”nun da bir evi vardı, artıkın...

İşe, evinden gidip gelmeye başlamıştı. Bir hafta, on gün geçtikten sonra, çalışanlarda, bir değişim hissetmeye başlamıştı. Yaklaşık bir ay olmuştu işe başlayalı. Bir hafta sonra bayram vardı. Patronla, görüşmeye inmişti, aşağıya... Kendisiyle görüştü. Onda da bir değişiklik vardı. Ne hata yaptığının hala farkında değildi. Ama, ertesi gün patrola görüştü. İşi bıraktı. Maaşını almıştı. Tam herşey yoluna girdi derken, yine herşey altüst olmuştu. Evine gitti Arkadaşlarıyla konuştu, işi bıraktığını, evden de ayrılacağını, artık eve döneceğini açıkladı. İran’lı arkadaşı üzülmüştü. Bunu belli ediyordu. O akşam sohhet ettiler. Her zaman yattıkları saati bile hayli geçmişti, yatmaları... Vedalaştılar. Çünkü, asteğmen sabah erken saatte görevine gidiyordu. Sabah bütün eşyalarını toparladı. Bir kamyonete yükledi. Götürdü, Samanpazarı’nda bir eskiciye sattı. Eve döndü. Götüreceği eşyalarını topladı. İran’lı arkadaşıyla, annesiyle vedalaştı. Annesinin çok emeği geçmişti. Hergün akşam eve geldiğinde, bir tabak sıcak yemek buluyordu.

Bu kadar emek, bu kadar mücadele boşa gitmişti yine... Bir de buna imza konusunda ki hatası eklenmişti. Bunu bilinçli olarak yapmamıştı, ama, kime anlatsa “hadi canım olurmu öyle şey” derlerdi. Bunun sonu nereye varacaktı.

Yine eve dönmüştü. Yaşam sanki bir çocuk oyuncağı, garip birşey olmuştu, onun için... Bayramda, ablası ve ağabeyi de gelmişti. Hep birlikte bayramı geçirmişler, bayram sonrası herkes evine dönmüştü.

Bayramdan sonra dayısına uğramıştı, ziyaret için... Havadan sudan konuşurken dede evinin bahçesini, komşunun yaptırmış olduğu bina bir şekilde ihlal etmişti. Komşuyla mahkemelik olunmuştu. Bu mevzu ile ilgili olarak konuşurken, dayısı komşusu için “şunun sakalını kesipte, herkese bir rezil edebilsek” diyordu. Çünkü adam hacıya gidip gelmişti. Kendi oğlunu tanıyabileceklerini, dolayısı ile bunu “O”nun yapmasını istemişti. Aslında, zor birşey değildi. Akşam eve giderken, bu işi gerçekleştirebilirdi “olur” dedi. Dükkandan ayrıldı. Dayısının giyim mağazası vardı. Aradan bir iki gün geçmişti. Bir daha dayısına uğradı. Beş-on dakika ya oturdu, ya oturmadı. Gitmesi gerektiğini hissetti. Dayısının, kendisini kullanmak istediği kanısına varmıştı. Bir daha dayısına uğramadı ve öyle bir şeyi de gerçekleştirmedi.


IX

 

Serbest çalışma dönemi ve sigortalı çalışma döneminden sonra şöyle bir geriye baktığında, bir çok olumsuzluklar yaşamıştı. Bu olumsuzluklar “O”nda, psikolojik olarak derin yaralar açmış olabilirdi, ama, “O” yılmıyordu. Mücadele etmenin şart olduğunu düşünüyordu. Kendini yalnız hissediyor olabilirdi, düşüncelerini ifade edemiyor olabilirdi, ancak kendine saygısını hala kaybetmemişti.

Evin altında, bodrumda kendine bir tezgah yapmıştı. Bu tezgahın üzerinde, pano çalışmaları yapmayı düşünmüştü. Her akşam evde tasarım çalışması yapıp, gündüzleri de bunların uygulamasına geçiyordu. Bu çalışmayı birkaç haftada bitirmişti. Çünkü, soğuklar başlamıştı. Bu arada dört veya beş tane pano çalışmasını bitirmişti. Panoları; kırka-yetmiş ebatlarında bir sunta, suntanın üzerine en ince süngeri yapıştırıp, bu süngerin üzerini de suni deri ile kaplıyordu. Daha sonra pirinç çivilerle, bir iskelet hazırlıyordu. Bu iskeleti kullanarak, ince bobinaj telleriyle son şeklini veriyordu. Bir kelebek, bir kafa şekli, bu kafa şeklini tiyatro sahnelerinde bulunan masklardan esinlenerek çalışmıştı. Bu tasarımdan iki pano çalışması yapmıştı. Bunlardan başka, bir de çiçek çalışması olmuştu...

Bir ara Ankara’ya gitmişti. Bu panolardan birini, en son çalışmış olduğu şirketin patronuna, hediye etmek için götümüştü. Patron, bu çalışmayı şeytana benzetmişti. “Yoksa beni bir şeytana mı benzetiyorsun?” diye, espiri yapmıştı.

Ankara’da ablasına uğramış, orada kalmıştı bir kaç gün... Sinemaya gidip, sergileri gezdi. Bu arada ablası, dolap için mefruşat mağazasına vermiş olduğu senetleri çıkarmış, bu imzaların kendisinin olup olmadığını sormuştu. Ablasına da senedi verdiği insana söylediğinin aynısını söylemişti. “Ben imzamı değiştirdim” dedi. Ablası senetleri al demişti. Yanında o kadar para olmadığı için, senetleri ablasından almamaştı. Olsun sonra ödersin demesine rağmen almamıştı. Basiretin böyle bağlanmısı... Ertesi gün eve döndü.

Bir hafta sonra yanına bir pano alarak İstanbul’a gitti. Daha önce çalışmış olduğu otele uğrayıp, patron ile görüşmüştü. Her odaya, böyle bir pano yapılabilinir diye düşüncesini patrona açıkladı. Biraz üzerine gitti, patron, biraz düşünmem lazım dedi. Yaklaşık otuz oda vardı otelde... Lobi ve yönetim odasıda eklenecek olursa otuziki pano demekti. İyi para kazanacağım diye düşünürken, birdenbire otel sahibi bu işten vazgeçti. Aslında amacı bir şekilde otele gidip patron ile görüşmekti. Amacına da ulaşmıştı.

 


X

 

Yalnızca evde oturuyordu, artık... Kitap okuyordu televizyon seyrediyordu. Televizyonda filmleri hiç kaçırmıyordu. Kitaplardan ve filmlerden toplamış olduğu büyük bir enerji vardı içinde... Bunun farkındaydı. Ancak bu enerjiyi paylaşacağı, tartışacağı kimse yoktu etrafında... İçinden birşeyler devamlı dürtüyordu sanki... Konuş, konuş, konuş... Yani deşarj ol gibisine... Ama kiminle konuşacaktı!

Karar vermişti. Bir hastaneye yatacaktı. Belki orada en azından düşüncelerini aktarabileceği, sohbet edebileceği, güvenebileceği insanlarla karşılaşabilirdi. Bu düşüncelerle, babası ile konuşmaya karar verdi. Akşama baba eve gelince konuyu açtı. Olur demişti baba... Baba abisi ile konuşarak, bir hastahane bulmasını istemişti. Bunun üzerine birkaç gün içinde abisinden haber geldi. Herşey tamamdı. Doktor da, hastahane de bulunmuştu. Mazhar Osman’a gidecekti.

Herşeyi göze alarak kabul etmişti. İstanbul’da önce abisine gitti. Beraberce hastahaneye gitmişlerdi. Doktor ile görüştükten sonra, hastahaneye yatıp, yatmama konusundaki kararı, “O”na bırakmıştı doktor... Yatmak istemişti. Yatacağı bölüm Amatem B idi. Ne anlama geldiğini bilmiyordu. Karşı tarafta bir binada alkol bağımlıları, hemen üst katta ise uyuşturucu bağımlıları kalıyordu, “O”nun kaldığı yer ise ikinci kat idi.

Birkaç gün içinde bir test uygulaması yapmışlardı. Üç-dört soruda bir aynı sorular tekrar soruluyordu. Bir kitapçık halinde hazırlanmıştı test, cevaplandırıp teslim etmişti. Kendisine, günde bir ilaç veriyorlardı. Ancak, hiçbir etkisi olduğunu düşünmüyordu. Gitti, doktorlardan biri ile konuştu, verilen ilacı içmeyeceğini söyledi. Doktor, sesini çıkarmamıştı. Zaten, ayak üstü konuşmuşlardı. Doktor, yürüyüp odasına geçti. Kalmış olduğu bölümde birçok insan vardı. Kimisi koca baskısından, kimisi kumar alışkanlığından, kimisi çevre baskısından, kimisi yürürken olduğu yerde kalakalıyormuş. İçin de bir korku oluşuyormuş ve adım atamıyormuş. Hergün düşünüyordu. Ben buraya niye geldim? Diyordu, kendi kendine... Oradaki arkadaşları, niçin oraya geldiklerini biliyorlardı. Kendi aralarında konuşup, enerji aktarımında bulunabiliyorlardı. Ama “O”, bunu yapamıyordu. Oradaki insanlarla uyum içindeydi. Hatta, bazılarını dinleyip onlara yardımcı olmaya çalışıyordu. Hastahanede kaldığı sürece, iyi bir sohbet etme imkanı bulmuştu. Fakat, insanlar kendisiyle konuşuyorlardı ama arasıra “O”na gülüyorlardı. Komik birşey söylemediği halde... Bu gülüşmenin anlamını hiç çözememişti. Bazen hafta sonları izin kullanıyorlardı. Cuma akşamından, Pazartesi sabahına kadar... Bir hafta sonu “O”da izine çıkmış, teyzesinde kalmıştı. Hep aynı ortam, insanı sıkıyordu. İki gün, “O”na iyi gelmişti. Yakın bir zamanda doğum günü vardı. Abisi “O”na bir pasta getirmişti. Arkadaşlarıyla paylaşmışlardı. Doğum günü nedeniyle bir hediye almıştı, arkadaşlarından...

“O”nların yeri, gelip geçici hastaların bölümü idi. Hastahane alanı çok genişti. Akşamüstleri arkadaşları ile beraber ya bahçe içerisinde, ya da hastahane çevresinde yürüyüşe çıkarlardı. Bahçe içerisinde gezerken, diğer bölümlerde kalan hastaları ziyaret ederlerdi. O bölümlerdeki insanların bir çoğunun, hayatla olan bağları kopmuştu. Sanki, bir başka boyutta yaşıyorlardı. O bölümlerin olduğu yerlere gidecekleri zaman sigara, ekmek vs. götürürlerdi. Çevrede bir insan gördükleri zaman, demir parmaklıkların arasından ellerini uzatırlardı, çünkü...

Normal diye nitelenen insanların bile, arasıra oralara gidip, o yaşama birimlerini görmeleri ve kendi boyutlarında yaşamanın, ne kadar güzel olduğunu algılayabilmeleri açısından iyi bir terapi olacaktı, normal oldukları halde... Diye düşünmüştü gezerken...

Hastahanede, otuşbeş gün yatmıştı. Günler öylesine çabuk akıp geçmişti ki, artık hastahaneden ayrılma zamanıydı. Babası gelmişti “O”nu almaya... O akşam eve ulaşmışlardı.

Eve geldikten sonra, üniversite imtihanına girmek aklına gelmişti. Hazırlıklarını yapmış, formlarını doldurmuş, yatıracaktı. İmzasını değiştirdiği için aynı imzayı burada da kullanmıştı. Daha önceden, üç-dört kez imtihana gimişti. İmzaları, önceki imzası idi. İmtihana, istanbul’da girecekti. Annesi ile beraber gitmişlerdi abisinde kaldılar. İmtihana gireceği yer, Vezneci’lerde, Kimya Fakültesinin bir arkasında idi. İmtihandan bir gün önce gidip, yerini öğrendi. Herşey kafasında hazırdı. İmtihana girmek için sabah erken çıktı, evden... Normal bir şekilde ulaşmıştı. İsimlerini okuyarak herkesi içeri aldılar.

Soru kitapçıkları ve cevap kağıdı dağıtılmıştı. Doldurulması gereken yerleri doldurdu, imzasını attı ve soruları cevaplandırmaya geçti. Sürenin sonuna kadar çıkmadı. İmtihanın sonunda bir görevli yanına gelerek, cevap kağıdını işaretledi. İşte o an aklı başına gelmişti. İmtihana boşuna girdiğini düşündü bir an. Sanki dünya başına yıkılmıştı. Terslikler, terslikler... Nereye gitse, mutlaka bir terslik yaşıyordu. “O”na sorsalardı, attığı imzaya sapip olurdu, ama, gelgelelim iş işten geçmişti. Bu imzayı; çalışma karnesinde, senetlerde ve son olarakta sınavda kullanmıştı. Bunun telafisi mümkün müydü? Bilemiyordu. Bir an belki telafi edebilirim diye düşündü... Tabii ki, imtihanla ilgili olarak, hiç bir sonuç eline ulaşmamıştı. Bu aynı zamanda, insanın kendi kendini infaz etmiş olmasıydı... Hani derler ya, insanın kendine yaptığını, kimse yapamaz diye...

İmtihandan sonra, yine eve tıkılmıştı. Kitap, televizyon ve gazete, “O”nun ruhsal gıdası olmuştu. Gazetenin tüm köşe yazılarını okuyor ve siyasi kültürel, ekonomik, güncel olayları irdeliyordu. Bu süre ne kadar boş geçmiş gibi gözükse de iyi bir bilgi birikimi kazanmıştı. Ekim’den Nisan’a...

 


XI


O yazı, boş geçirmek istemiyordu. En azından sahil kenarında bir yerde, çalışmak istiyordu. Karar vermişti. Fethiye’ye gidecekti. Baba ile konuştu, hazırlığını yaptı ve yola çıktı. Orada tesadüfen bir pansiyon sahibi ile tanıştı. O da dışarıdan gelmişti. Pansiyonu ortak işletiyorlardı. Ortağı o yıl askere gitmişti. Nisan’ın onbeşinde turlar başayacaktı. Pansiyon yirmi odalıydı. On odayı turizm acentasına kiraya vermiş, diğer on odayı ise yerli turistlere ayırmıştı. Ancak, hiçbir işe başlayamamıştı. Çünkü yalnızdı. Çalışacak eleman arıyordu. İş konusunda anlaşmışlardı. Kendilerine birer oda hazırladılar. Sanki işler sıraya girmiş onları bekliyordu. Hemen işe başlamışlardı. Kaba temizlikten sonra, ince temizliğe geçtiler. Odalar, balkonlu idi. Balkonların hepsini, baştan sona taşladılar, karolar pırıl pırıl olmuştu. Odaların hazırlanması, bir-iki günlerini almıştı. Daha yapılacak çok işleri vardı. Bu arada, yağmurlar da başlamıştı. İşletmeci,bahçenin bir bölümünü restaurant-bar yapmayı düşünüyordu. Mutfak için otuz metre karelik kapalı bir alan vardı. Masa ve sandalyeleri koyabilecekleri bir alan hazırlamaları gerekiyordu. Bir de bu alanın üzerini kapatmaları gerekiyordu. Çünkü, güneşi olduğu gibi alıyordu. Bahçe restaurant-bar olacaktı. Önce mutfağın bütün malzemelerini temizlediler. Tencere, tabak, çatal, bıçak, kaşık, bardak v.s. tamamıyle dezenfekte edilmişti. Mutfağın, iç temizliği yapılmıştı, pırıl pırıl olmuştu. Camları silmişler, çevre temizliğini de tamamlamışlardı. Turun gelmesine dört-beş gün kalmış, bahçe için mıcır gelmişti. Mıcırı yaymak, bir günlerini almıştı. Ertesi gün, çardak yapımına başladılar. Yaklaşık, kırk metrekare kadar bir yerin üstü kapanacaktı. Akşamları iskambil oynuyorlardı. Bir arkadaşları daha geliyordu. Üç kişi, üç-beş-sekiz oynuyorlardı. Bazen pişti, bazen ihale, bazen remi... Televiyon da vardı. Haberleri izleyebiliyorlardı. Bazı akşamlar, Fethiye’ye iniyorlardı. Bilardo, tavla oynuyorlardı. Turun gelmesine iki gün kala bütün işlerini bitirmişlerdi. Geriye ufak tefek işler kalmıştı. Garsonluk yapacaktı. Konuşmaları öyleydi. Pansiyon devreye girdikten sonra....

O arada işletmecinin annesi-babası ve amcası geldi. Annesi yemek işlerine bakacaktı, babası oğluna yardımcı olacaktı, amcası ne yapacaktı belli değildi. Amcasının arabası vardı. İşlerine çok yarayacaktı. İşletmeci öyle söylüyordu. Bir kaç gün içinde amcasının niye geldiği belli olmuştu. Yabancı dili iyi olduğu için, garson olarak o çalışacaktı. “O”na ise pansiyonun günlük işleri önerilmişti. Hoş bir davranış olmamıştı bu... Bunu baştan söyleseydi daha iyi olurdu. Ama... Nasıl olsa bütün işler bitmişti. Artık istediği gibi kıvırabilirdi. Bu davranış karşısında işi bırakmıştı. Maaşını aldı ve Bodrum’a geçti.

 




XII

 

Bir pansiyona yerleşmişti. Daha önceden gittiği için Bodrum’u biraz tanıyordu. Hemen hemen hergün tekne turuna çıkıyordu. Hep aynı tekneyi tercih ediyordu. Belli bir süre sonra, o teknede çalışmaya başladı. Eşyalarını da tekneye taşımıştı. Tekneyi karı-koca işletiyorlardı. Kadın hamile idi. Eşine, pek yardımcı olamıyordu. Dolayısıyla “O”, teknede çalıştığında, işlerin aksamaması sağlanmış olacaktı. Böylece kendine bir iş daha bulmuştu. Tekne büyük değildi. Hatta en küçük boy teknelerdendi. Pek albenisi yoktu. Ancak, yine de günlük kazancı olan bir tekneydi. Kaptan tura çıktıktan sonra içmeye başlar, akşama zom vaziyette geri dönerdi. Orada bir ay çalışmıştı. Daha sonra, mavi tur teknelerinden birinde bir iş çıkmıştı. Kaptanın tanıdığıydı. Gulet bir tekne ile karşı karşıya kalmıştı. Tekne, bir hafta sonra mavi tura çıkacaktı. Fakat yeni bir vernik istiyordu. Eşyalarını tekneye taşıdı. Burada çalışmaya başladı. Önce zımpara yapılması gerekiyordu. Kaptan, zımpara olması gereken yerleri gösterdi. Buraları güzelce zımparalamıştı. Kaptan, kendisi de çalışıyordu. Zımparalama işi bittikten sonra, güzelce bir vernik çekmişlerdi. Tekne, pırıl pırıl olmuştu. Marina içerisinde, kale tarafında bir yer boşalmıştı. Kaptan, tekneyi oraya çekti. Bu arada kaptana yardımcı olmaya çalışıyordu. Ama denizcilikten hiç anlamıyordu. Bir gün teknede yalnız oturmuş, teybide açmış, kale önünde ki hareketliliği seyrediyordu. O arada kaptan geldi. “İki gün sonra tura katılanlar gelecek. Ama, sen denizcilikten pek anlamıyorsun. Bir arkadaşım gelecek, onunla beraber çıkacağız tura...” dedi. Kaptana, “yapabileceğim hiç birşey yok mu?” diye sordu. Kaptan, “turda ki insanların sayısı az, biz iki kişi yeterli olacağız” diye yanıt vermişti. Birkaç saat izin aldı ve çıktı. Şöyle bir dolaştı. Günlük tura çıkan tekneye baktı. O gün tura çıkmamışlardı. Onlarla görüştü. Kaptan “al eşyalarını gel” demişti. Geri gitti, diğer kaptanla görüştü. Bir miktar alacağı oluşmuştu, kaptan onu da verdi. Vedalaştılar ve günlük tur teknesine geri geldi. Tura çıkıp, geri geldikten sonra, ne kadar temiz olursa olsun, tekneler mutlaka şebeke suyu ile yıkanmalıydı. Çünkü, tuzlusu teknelere zarar veriyordu. Teknede bir süre daha çalıştıktan sonra geriye eve dönmüştü.

 


XIII

 

Bir süre dinlendikten sonra, sıkılmaya başlamıştı. Dışarı çıktığında eski bir tanıdığnı gördü. Ayaküstü sohbet etmişlerdi. Tanıdığı bilardo salonu açmaya karar vermiş, hazılıklara da başlamıştı. Salon; iki yüzelli metrekareden de büyük bir alanı kapsıyordu. Tam bilardo salonu olabilecek bir mekan diye düşündü. Beraberce gezmişlerdi. Çocuk fikir alıyordu. Kendisi de bilardo oynadığı için, aklına gelenleri söylüyordu. Salon, onbeş-yirmi gün içerisinde faaliyete geçmişti. “O”da gitmeye başlamıştı. Eski tanıdıklar, hep orada buluşmuşlardı. Bilardo oynuyorlardı. Bazen briç, bazen king-maçakızı...

Bir arsaları vardı. O arada bir müteahhit ile anlaşıp, daire karşılığı verilmişti. Zeminde yüz merekarelik bir alan vardı. Bu alanı “O”da bilardo salonu olarak değerlendirmeyi düşünmeye başlamıştı. Aslında, daha önce bir bilardo salonu açmayı düşünmüşlerdi. Fakat, bu düşüncelerini olgunlaştıramamışlardı. Kendisinin de bir salon açacağını çevresiyle ve salon sahibi ile konuşmuştu. Ondan sonra salon sahibi, biraz buruk tavırlar içerisine girmişti. Daha inşaatın bitmesine iki yıl vardı, ama, bunu insanlara anlatamıyordu tabi ki.. Salon sahibinin burukluğu “O”nu ilgilendirmiyordu. Arkadaşları oraya geliyordu. “O”da oraya gidecekti. Birgün, sabah erkenden bilardo salonuna gitmişti. Salon sahibi, dışarı çıkacaktı, bir işi vardı. “O”nun yanına geldi “Abi biraz kasada oturuver de ben yarım saate kadar geleceğim” demişti.”O” ise; “olum, emanetin canı burnunda olur. Herhangi bir spekülasyon olur, sorumluluk kabul etmem” salon sahibi “tamam abi” dedi ve gitti. Dediği gibi, yarım saat sonra gelmişti. Bir takım spekülasyonlar olmuştu ama sadece söylenti olarak kalmıştı. Çünkü; ne salon sahibini, ne de söylenti çıkaranların hiçbirini iplememişti. Yaratılan spakülasyonlarla “O”nun hiçbir ilgisi yoktu. Sonuçta utanan yine salon sahibi ve ona yardakçılık edenler olmuştu.

Birkaç ay evvel, İngiltere’ye gönüllü olarak gitmek için, başvuruda bulunmuştu. Organizasyonu, İstanbul’da bir şirket yapıyordu. Şirketten, bir çağrı almıştı. Vize almaya gidecekti. İstanbul’a gitti. Şirkette yetkili ile görüştü. Akseptansını alıp, doğruca konsolosluğa gitti. Ancak, vize vermemişlerdi. Organizatör firmaya geri döndü. Durumu açıkladı. Oradaki yetkili, “yazın, yurtiçi gönüllü kamplara katılırsın” demişti. Mayıs ayında bir kamp vardı. “O”na katılacaktı. Bütün işlemlerini yaptı. Geriye eve döndü.

Az bir zaman kalmıştı, kamp dönemine... Bir taraftan hazırlanıyor, bir taraftan da kendini hazırlıyordu. Çünkü, kamp uluslararası bir kamp olup, yalnızca İngilizce konuşuluyordu. Bir hafta önce, organizatör firmayı arayıp, bilgi almıştı. Kamp, tam gününde başlayacaktı. Birgün önce gelmesini söylemişlerdi. Bütün hazırlıklarını bitirmişti. Birgün sonra yola çıkacaktı. Ertesi gün evde vedalaştı. Eşyalarını alarak, İstanbul’a gitmek üzere evden ayrıldı. Organizatör firmaya gitti. Kampa katılacak, yabancı uyruklu arkadaşları da gelmişlerdi. İki Türkiye, İki A.B.D. iki Almanya, bir İrlanda, bir Hollanda ve bir İsveç’ten olmak üzere, toplam dokuz kişilerdi. Son işlemler yapılmış, biletler alınmış, sıra tanışma faslına gelmişti. Herkes tek tek kendisini tanıtmıştı. 

Yola çıkma zamanı gelmişti. Muğla’nın, Milas ilçesine bağlı, Koru köyünde gönüllü olarak çalışacaklardı. Ancak, aktarmalı olarak gidilecekti. Önce İzmir’e oradan da Milas’a geçilecekti. İzmir’e kadar neşeli bir şekilde seyahat edildi. Ama, çok geç bir saatte İzmir’e ulaşıldı. Milas’a gitmek için ise, sabahı beklemeleri gerekiyordu. Herkes kıvrılıp, başını koyabilecek bir yer arıyordu. Birkaç kişi haricinde, hepsi uyuyordu. Koyu bir sohbet oluyordu “O”da, gurubun içindeydi. Diğer Türkiye’li arkadaşı uyuduğu için, “O”, mecburen gurubun kontrolünü üzerine almıştı. Ne olur, ne olmazdı... Öyle böyle, sabahı etmişlerdi. Erken bir saatte otobüs vardı. Onu kaçırmadılar. Yazıhaneye gidip, dokuz tane bilet aldılar ve yarım saat içinde hareket ettiler.

Öğleye doğru Milas’a ulaştılar. Önce, kaymakamlık binasına uğradılar. Kaymakamla görüştüler. Yaz tatili olduğu için, kaymakam; orta öğrenim yurdundan iki oda ayırmıştı. Yanlarına bir görevli vererek, onları yurda gönderdi. Sabah ve akşam yemeklerini hazırlamak için, bir ahçı ve ahçıya yardımcı iki kişi görevlendirmişti. Öğlen yemeğini ise köyde yiyeceklerdi. Kocaman yurtta, dokuz kişi kalacaklardı. Bir odada kızlar, diğer oda da erkekler kalacaktı. Herkes, hazırlıklarını yaptı. Çantalar, bavullar açıldı. Eşyalar yerleştirildi. Önce, hepsi kendini yatağa bi atmıştı. En az, iki saat dinlendiler. “O” kalktı, yurdun bahçesinde ki kamelyanın altında oturdu. Ardından, diğerleri tek tek oraya toplanmışlardı. Baktılar ki, yurdun karşısındaki basketbol sahasında futbol oynayanlar vardı. İki Türkiye’li arkadaş gittiler onlara katıldılar. Akşama, gurup olarak yemek yemeye gidildi. Daha sonra Milas’ın ortasında bir park vardı. Parkta oturdular, iyi bir kaynaşma olmuştu.

Sabah, herkeste bir heyecan vardı. Çalışma, ogün başlayacaktı. Kaymakam, ulaşım kolaylığı açısından, bir de araba tahsis etmişti. Çift kabinli bir pikaptı bu.. Arabada, herkes yerini aldı.  Köy, yaklaşık yedi-sekiz kilometre uzaklıkta, Bodrum-Milas yolu üzerinde idi. Köye ulaştıklarında, muhtar bekliyordu onları... Hemen çalışacakları yeri gösterdi. Okula ek bir bina yapılacaktı. İki sınıflı bir inşaattı... Su basmanı çıkılmıştı. Tuğlaları örülecekti. Bunun için rehber olarak, bir de usta vardı, başlarında... Hemen aralarında iş bölümü yaptılar. Kum, çimento, tuğla, kürekler, malalar v.s. hepsi hazırdı. Yunan asıllı, ancak, Amerika’da yaşayan arkadaşları, el arabasını seçmişti, çalışmak için... Harç taşıyacaktı. Kimisi tuğla taşıyordu, tuğla örüyordu, harç karıyordu. El arabasıyla çalışan arkadaşları, hepsinden küçüktü. Daha onyedi yaşındaydı. Ama herkesin dikkatini çekmişti hemen.. Çünkü, çok sempatikti. Çalışırken, espri üreten biri çıkıpta, işin sıkıcı yönlerin törpüler ya... İşte o da öyle biriydi. İlk öğlen yemeğini okulun balkon gibi bir yeri vardı, orada yemişlerdi. İlk günden hiçbiri fiziksel olarak, işe fazla yüklenmediler. Hamlık vardı, çünkü.. Köy, çok büyük idi. Bir yemek gelmişti, mübalağasız dörtte üçü geri gitti. İlk gün, ne kadar yeneceği belli olmadığı için, abartılı bir yemek gelmişti. İkinci gün bu durum rayına oturmuştu. Çünkü, iki ev yemek getiriyordu, artık... Sabah saat onbirde, on dakika çay molası veriliyordu. Öğleden sonra ise saat dörtte çay geliyordu. Öyle güzel bir çalışma sistemi kurulmuştu ki... Biri baktı ki ördükleri tuğla bitmiş, hiç kimse biribirine tuğla getiriver demiyordu. Kim farkına vardıysa, gidip tuğla taşımaya başlıyordu, ona bir iki kişi daha katılıyordu. İyi bir imece örneğiydi bu...Gurubun genel uyumu da çok iyi idi. Herkes biribiriyle, iyi bir paylaşım içindeydi.

Akşamları yurda döndüklerinde, yemekleri hazır oluyordu. Önce duşlarını alıp, sonra yemeklerini yerlerdi. Daha öncede böyle bir kampa katılmıştı. Bindokuzyüzyetmişdokuz yılında... Ancak, böyle konforlu bir kamp olmamıştı. Zaten, yüzde doksandokuz böyle bir kamp olamazdı. Çünkü, genelde köyde okul tahsis edilir, orada herkes uyku tulumlarında yatardı. Duş, muş hak getire... Bu kamp, piyangoya en yüksek ikramiye çıkmış gibi bir şeydi... Milas Kaymakamı, o sene yılın kaymakamı seçilmişti. Başarılı bir kaymakam olduğu, organizasyondan belliydi zaten...

Yemekten sonra yürüyüşe çıkıyorlardı. Sonra parka geliyorlar. Orada bir müddet geyik yapıp, yurda dönüyorlardı. Eğer, yorgun değillerse, biraz da yurtta eyleniyorlar, daha sonra herkes yatıyordu. Bazı akşamlar ise dışarı hiç çıkmıyorlardı. Guruptaki diğer Türkiye’li, kamp lideriydi. Çünkü, iki lisanı vardı. Ayrıca, yaz döneminden önce organizatör firma bir hafta sonu kampı düzenleyip, liderlik yapabilecek kişileri belirliyor ve her kampa bu belirlenenlerden birini gönderiyordu. Lider, kamp ile ilgili, her konudan sorumluydu.

Kampa başlayalı bir hafta olmuştu. Ek binanın duvarları örülmüştü. Bir başka yerde sağlık ocağı, su basmanına kadar bitirilmişti. Gurup o tarafa geçti. Çalışmaya orada başladılar. Hemen hemen, aynı kapasitede bir işti. Herkes, üzerindeki hamlığı atmış, daha hızlı bir çalışma temposuna girmişlerdi.

“O”, köydeki insanlarla daha iyi bir iletişim içindeydi. Lider arkadaşı, bunu hazmedemiyordu. Bir akşam, işi bırakıp yurda dönmüşlerdi. Artık “O”, iyice dolmuştu. Yemek için masaya oturmuştu. Lider olan arkadaşı “O”na; “kalk ordan, şuraya otur demişti. “Neden?” diye sordu, yanıt alamamıştı. “Ulan sen adamla dalgamı geçiyorsun? Hıyar ağası, senin...” bir çok şey sıralamıştı. Böyle bir tepkiyi, herhalde hiç beklemiyordu. Beklemiş olsaydı, bu şekilde davranmazdı. Lider konuşmak istedi. Onu konuşturmadı. Madem ki konuşacaktı, soru sorulduğunda neden konuşmamıştı? Bu tür davranışlara gerek varmıydı? İkisi de Türkiye’den katılmıştı kampa... Diğerlerine, böyle bir zaman dilimi yaşatmaya hakları olmamalıydı. “O”, her kesten özür dilemiş ve kamelyanın altına oturmuştu. Diğerleri de onun yanına gemişti. Lider tek başına kalmıştı. Liderlik, bu değildi!

Hatfa sonunda kaymakam, yine güzel bir organzasyon düzenlemişti. Güllük’te bir tekne ayarlamış, gurubu günlük tekne gesizine davet etmişti. Cumartesi günü sabah, araba gurubu almış, Güllüğe götürmüştü. Tekne hazır gurubu bekliyordu. Herkes tekneye bindi, muhtar da gelmişti onlarla birlikte... Kumanyaları da hazırdı. Karnı acıkan, birşeyler atıştırıyordu. Önce, Kıyıkışlacak’ta ki harabeler gezilmişti. Acaba burada kazı çalışmaları yapılıyor muydu? O dönemde, böyle bir görüntü yoktu, oralarda... Harabeler gezildikten sonra, denize açılmışlardı. Yüzdüler, güneşlendiler, eylendiler... Öğleden sonra, erken döndüler, Güllük’e... Araba onları bekliyordu. Kaptana teşekkür ettiler. Oradan ayrıldılar. Güneşin batışı, buradan çok güzel görünüyordu. Sonra, Bodrum merkeze gelindi. Şoföre; “biz geç döneceğiz, siz bizi beklemeyin” dediler. Arabayı göndermişlerdi. O gece geç saatlere kadar eylendiler. İzmir’e her yarım saatte bir otobüs kalkıyordu. Ulaşım sorunları yoktu. Fazla olmamak kaydı ile alkol almışlardı. Bir diskoda, dans edip eyleniyorlardı ki, Bodrum’un sık rastlanan bir olayı yaşandı. Bir yanlış anlama. Tatlıya bağlanmıştı, ama, guruptaki yabancılar korkmuştu. Hepsini yatıştırdılar. Yavaş yavaş geriye dönüş başlamıştı. Otogara kadar yürüdüler. İzmir arabasına bindiler, Milas’ta çevre yolunda, yurda yakın bir yerde indiler. Yurda geldiklerinde, saat üçü gösteriyordu. Yatmadan önce konuştular, ertesi gün Bodrum’da tekne turuna katılacaklardı. Bodrum’da bir tekne ile anlaşmışlardı.

Sabah, hepsi erken kalkmıştı. Kahvaltı etmeden yola çıkmışlardı. Bodrum-Milas arası çalışan minibüsleri tercih etmişlerdi. Bodrum’a ulaştıklarında önce herkes karınlarını doyurdu sonra tekneye geçtiler. İlk durak Karaada olmuştu. Mağaradaki çamuru yüzlerine sürmüştü kızlar... Güzelleşeceklerdi ya... Oradan yola çıktılar, Akvaryum’da bir süre yüzdükten sonra Bağla’ya geçtiler. Bağla’nın denizi çok güzeldi. Tesis olarak, yalnızca bir çardak vardı. Burada uzunca bir süre kaldılar. Dönüşte Ortakent’e uğramadan ancak kıyıdan geçtiler ve Bitez’e geldiler. Burada yemek yemişlerdi. Üç sene önce geldiğindeki görünüm, epeyce değişmişti. Birçok restauant, bar açılmıştı. Ancak yapılaşma yoktu. Akşama değin burada kalmışlardı. Akşam, bütün tekneler geriye dönmeye başladığında, onlar da geri dönmüşlerdi. Marina’ya geldiklerinde, “O”, geçen yıl yanlarında çalışmış olduğu kaptan ve eşiyle karşılaşmıştı. Bir oğulları olmuştu. Ayaküstü de olsa, biraz konuşmuşlardı. Vedalaştılar. Arkadaşları ile beraber yürüyorlardı artık... Halikarnas’a kadar yürüyüp, geri döndüler. Guruptakiler birbirlerinden ayrılıp alışveriş yaptılar. Teker teker kararlaştırılan yerde toplanıldı. Akşam diskoda eğlendiler ve erken sayılabilecek bir saatte geri döndüler. Çünkü, ertesi gün iş zamanıydı. Hemen yattılar. Sabah, herkes biribirini uyandırmıştı. Hemen kahvaltı ettiler ve köyün yolunu tuttular.

Sabah, saat dokuzda işbaşı yapıp, akşam altıda işi bırakıyorlardı. Öğlen, bir saat yemek molaları vardı. Sağlık ocağının işi de bitmişti. Ancak, iki gün vardı, kampın bitmesine... Kamptan, hemen sonra da bayramdı. Hep beraber bir gün, köyün camiinin etrafını ve içini temizlemişlerdi. Camiin bahçesi, insan boyunu aşan otlar, dikenler, taşlar, kağıtlarla v.s. sanki donatılmıştı. Bütünüyle camii, yirmi metre mesafedeki yabancı maddelerden arındırılmıştı. O gün camii temizlendikten sonra, akşama kadar köyde kalmışlardı. Kahvede bir veda töreni yapmışlar. Herkes onlara teşekkür etmişti. Akşama doğru köyden ayrılmışlardı. Herkeste, bir burukluk vardı. Yolda kimse konuşmuyordu. Yurda geldiler. O akşam yemeği erken yediler ve hep beraber hamama gittiler. Hamamın tarihi çok eski yıllara dayanıyordu. Hamamcıyla konuşmuşlardı. Onlardan başka kimseyi almayacaktı, içeri... Zaten hamamda o kadar büyük bir hamam değildi. İçeride; kızlar, erkeklerle soğuk su savaşı yapıldı. Sonunda kızlar pes etmişti. Uzunca bir süre kalmışlardı. Onbeş günün yorgunluğunu başka türlü atamazlardı. Hamam sefası bitmişti. Bitsindi artık... Çünkü, dışarıda müşteriler kuyruk olmuşlardı. Onların çıkmasını bekliyorlardı. Hamamdan yurda geri geldiler. Herkes güm diye yattı. Ertesi gün son günleriydi. Tarihi yerler gezilecekti. İlk akla gelen yer Beçin Kalesi olmuştu. Araba, gurubu almaya geldi istikamet kale idi. Milas’a uzaklığı, beş kilometre kadardı. Kaleyi gezerken, bir de baktılar ki çevre kirliliği oluşmuş. Dikenler insan boyu ama kurumuş bir vaziyette idiler. Kağıt parçaları, teneke parçaları v.s. Aralarında karar aldılar, kaleyi temizlediler. Ardından, Milas-Selimiye arasında, Kıyıkışlacık sapağındaki harabeleri gezdiler. Zaten akşam olmuştu. Labranda’ya çıkamadılar. Zamanları bitmişti, çünkü... Yurda dönüldü. Yemeği o akşam dışarıda yediler. Yemek dönüşü, herkes hazırlıklarına başlamıştı. Hazırlıklar bittikten sonra bir araya toplanıldı. Adresler, telefonlar alındı. Kendi aralarında eğlendiler ve yatıldı. Yunan asıllı A.B.D.’li olan arkadaşları, akrabalarının yaşadığı bir Yunanistan Adasına gidecekti. Sabah erken Bodrum’a gitti, oradan da İstanköy’e geçecekti. Diğer arkadaşları; onbeş gün tatil yapıp, ülkelerine geri döneceklerdi. “O”da eve geri döndü.

 


XIV

 

Evde bir hafta kaldıktan sonra, Bodrum’a tatile gitti. Marina civarında bir pansiyon bulmuştu. Teknesinde çalışmış olduğu kaptanın yanına gitti. Façayı düzmüş, durumu düzeltmişti. Onu iyi görmüştü yani... Bir yerde oturdular, birşeyler içtiler. Kaptan, yakın bir zamanda İstanbul’a geri döneceklerini söylemişti, eşiyle beraber...

Aradan birkaç gün geçmişti. Pansiyonda Fransız iki kız arkadaş kalıyordu. Onlarla arkadaş olmuştu. Bir akşam yemeğe çıktılar. Bir tanesi sarışın, balık etinde, çok güzel bir hatundu. Diğeri ise ehh... Yemekten sonra bir diskoya gittiler. Çılgınca eğlenmişlerdi. Ertesi gün, günlük tura çıktılar. Sarışın olan ile göz lisanıyla anlaşıyorlardı. Çünkü, kız hiç ingilizce bilmiyordu. Zaten önemli olanda öyle veya böyle anlaşabilmekti. Turdan dönmüşlerdi. Akşam, üçü yiyecek birşeyler alıp, pansiyonun terasında yemişlerdi. Yemekten sonra, esmer olan biraz yürüyeceğini söyledi. Dışarı çıktı. Sarışınla beraber biraz konuştular. Çünkü, bir Fransızca-Türkçe sözlük almıştı. Daha sonra, “O”nun odasına geçtiler.

Sabah uyandılar. Kız odasına çıktı. Arkadaşını merak ediyordu. Geri geldi. Arkadaşı uyuyordu. Gittiler, kahvaltılık birşeyler aldılar. Pansiyona gelmişlerdi. Kahvaltıyı hazırladılar. Güzel bir kahvaltı etmişlerdi. Diğer arkadaşları da kahvaltıya yetişmişti. O gün, Gümüşlüğe gitmeye karar verdiler. Hazırlıklarını yaptılar, garaja gittiler. Gümüşlük dolmuşu hareket etmişti ki, bir ıslık onu durdurdu. Ayakta gitmeye razı oldular. Çünkü, sonraki dolmuş ne zaman hareket eder, bilemezlerdi. Daha önceden Bodrum’a geldiği için, arkadaşlarına yol güzergahındaki yerleşim birimleri hakkında bilgi veriyordu. Ortakent, Gürece, Dereköy, Peksimet derken, Gümüşlük’e gelmişlerdi. O dönemde, Kocaada’nın arkasında da güzel koylar vardı. Hatta koyların birinde kumsal da vardı. O kumsala gitmişlerdi. Onlardan başka kimse yoktu orada... Tedarikli gitmişlerdi. Kumanyalarını almışlardı. Akşama kadar orada kaldılar. Deniz orada çok güzeldi. Dibi kumdu. Hem çok sığ değil, hem de derin değildi. İdealdi onlar için... Sanki çıplaklar kampında idiler. Hepsi sereserpe güneşleniyordu. Güneş tam tepeye gelince, iyice sıcaklamışlardı. Cump diye denize daldılar. “O”, fazla açılmak istemiyordu. Çünkü, paletleri yanında değildi. Freezby oynadılar, uzunca bir süre... Kumsala çıkmışlardı. Orada da oynamaya devam ettiler. Terlemişlerdi. Bir deniz daha yapıp, bir şeyler atıştırdılar. Fransa’nın Tours kentinden gelmişlerdi. Türkiye Turu yapıyorlardı. Her gittikleri yerde bir veya iki gün kalıyorlardı. Bodrum’da o gün üçüncü günleriydi. Hala daha gitmeyi düşünmüyorlardı. Muhabbet iyi gidiyordu. Fakat vakit epeyce olmuştu. Bir denize girip çıktılar, kıyafetlerini giydiler. Minibüs durağına doğru yürürken, yolda esmer aradaşının ayağına diken batmıştı. Çıkarabilmek için, yarım saat uğraşmışlardı. Kız, oflaya poflaya bir hal oluyordu. Diken, başparmağının ucundaydı ama iyice işlemişti içeri... Kolay yerdeydi, ancak kız fırsat vermiyordu ki... Dikeni çıkardıktan sonra, seke seke yürüyordu. Neyse, kolundan tuttu. Gümüşlük minibüs durağına gelmişlerdi. Orada bir kolonya buldular, dezenfekte etmişlerdi yarayı... Bu arada minibüs kalkmak üzereydi. Arka dörtlü boştu. Arkayı üçlediler, dolmuş hareket etti. Cumayanı’nda kimse yoktu. Dereköy’den iki kişi bindi. Dolmuş, dolmuştu.

Bodrum’a geldiklerinde, hava kararmak üzereydi. Doğru pansiyona gittiler. Duşlarını almışlar, terasta oturuyorlardı. Hiç kimse acıktım demiyordu. O, sonuda dayanamadı, midesini gösterdi. Kızların giysilerinden belli idi. İkisi de iki dirhem bir çekirdek, yemek için  davet bekliyorlardı. Hemen kalktılar, yakında bir yerde yemek yediler. Yemekten sonra kızlar bara gidelim demişlerdi, ama “O”, bunu tasvip etmediğini belirtti. Pansiyona dönmüşlerdi. Herkes odasına çekilmişti. Yarım saat sonra kızlar “O”nun odasına gelmişlerdi. Saat daha on idi. Tarzanca sohbet iyi gidiyordu. Biribirilerine alışmışlardı ama kızlar “biz yarın gidiyoruz” demişlerdi. Bodrum’da planlarını bozmuşlardı. İki gün fazla kalmışlardı. Saat oniki olmuştu. Diğer arkadaşları ben gidiyorum, dedi ve odasına çıktı. Son geceleriydi. Uyumak istediklerinde, bir de baktılar ki gün ağarıyordu. Tabii ki uyuyamadılar. Ayrılık zor olmuştu onlar için... Ama kaçınılmazdı. Seneye buluşmak üzere ayrıldılar. Sanki ikisi de bunun gerçekleşmeyeceğini biliyor gibiydiler ama...

Arkadaşlarıyla garaja kadar gitti. Marmaris’e geçiyorlardı. Biletlerini aldılar. Yarım saat vardı, arabanın hareket etmesine... Yiyecek birşeyler aldılar, böyelce zamanı değerlendirmişlerdi. Arkadaşları gitmişti. Pansiyona döndü. Gece uyuyamamıştı. Yattı. Uyandığında akşam olmak üzereydi. Akşam, yemek yedi, bara gitti. Kendine bir içki ısmarladı, yanına biri oturmuştu. Kafasını çevirdi, Aman Allah’ım o neydi... Hemen barmene işaret etti, ona bir içki ısmarlamıştı. Hatun içmem dememişti. Beraberce hem içiyorlardı, hem sohbet ediyorlardı. Konuşmalarından anlaşılıyordu. Hanımefendi biri idi. İzmir’den, hafta sonu tatilini geçirmek için gelmiş, ertesi günde arkadaşları gelecekmiş. Özel bir şirkette yönetici olarak görev yapmaktaydı. Kafaları uyuşmuştu. Sohbet, epey koyulaşmıştı. Hafif meşrep kadınlardan değildi. Davranışları bunu gösteriyordu. Eğlenceyi seviyordu. Saatine baktı, hanımefendi gitmesi gerektiğini söyledi. “daha erken” diye karşılık verdi, O.. Erken yatması gerektiğini söyledi. Kapıya kadar geçirmişti.

Ertesi gün, Gümüşlük’e gitti. Bu sefer büyük kumsalı tercih etmişti. O kumsal, çok daha güzel ve alabildiğince denize hakimdi. Diğer taraf küçük bir koy idi. Şemsiye kiralayan bir mekanın önünde durdu çevreyi şöyle bir süzdü ve burayı benimsedi. Biraz güneşlendi denize girdi. Yüzerken sol bacağına kramp girmişti. Paletleri ayağındaydı. Tek palet yüzmeye çalıştı, zor oluyordu. Yakınında biri yüzüyordu, hemen yanına geldi. Yardım etmeye çalışıyordu. Yavaş, yavaş kıyıya ulaştılar. Dalgaların kumlarla kucaklaştığı yerde, sırt üstü yattı. Yardımcı olan bir bayandı. Bir şeyler söylüyordu ama anlayamıyordu. Bir turist idi. Ayağının ucundan tuttu, geriye doğru ittirdi. Bacağını öyelce tutuyordu. Kasılma yavaş yavaş gevşedi ve rahatladı. Teşekkür etmişti. Gülümseme ile karşılık aldı. Çaktırmadan, garsona iki bira işaret etmeşti. Biralar geldi, buz gibiydiler. Bardaklarının dışı buğulanmıştı. Biralarını yudumlarken, bir taraftan da konuşuyorlardı. Kadın orta yaşlıydı. Almanya’dan gelmişti, tek başına... Gümüşlük’te Turgutreis yol ayrımı geçilince tam tepe üstünde merdivenle çıkılan bir pansiyonda kalıyordu. Bodrum’da akşam yemeğine davet etti. Daveti kabul görmüştü. Biralarını içtikten sonra toparlanıp, kadının kaldığı pansiyona gittiler. Arkadaşı, duşunu alırken, “O”, balkonda etrafı seyrediyordu. Manzara çok güzeldi. Beraberce Bodrum’a indiler. Gümüşlük için, son dolmuşun saatini öğrendiler ve çarşı içine doğru yürüdüler. Belediyenin önünden, marinaya doğru yöneldiler. Biraz ileride, bir balık lokntası gözlerine ilişti. Oraya oturdular. Balıklar taze idi. “O”, rakı içmek istiyordu, arkadaşına baktı, eşlik edebileceğini kafasıyla işaret etti. O’na göre balık, salata olmadan rakı olmazdı. Biraz peynirle beraber rakıları geldi, ardından salata... Yavaş yavaş içmeye başlamışlardı. Çok güzel bir akşamdı. Arkadaşı, Almanya’da, sosyal hizmet görevlisi olarak çalışıyormuş. Bir aylık tatile çıkmış, çıkalı bir hafta olmuş. Bodrum’a yeni gelmiş. Bu arada da balıkları geldi. Önce, Kuşadası’na uğramış, oradan Bodrum’a geçmiş. Antalya’ya hatta Alanya’ya kadar kıyı şeridini görmek istiyordu. Daha üç haftası vardı. “O”, kıyı şeridini, bildiği kadarıyla anlattı. Buraları gezmek için üç hafta değil, üç ay ancak yeterli olur diye düşünüyordu. Beraberce bir otuzbeşlik bitirmişlerdi. Bir küçük daha söyledi. İyi bir sohetle, içki de iyi gidiyordu. Garson meyve getirmişti. Oda bir çeşni olmuştu masada... Vakit epeyce ilerlemişti. Hesabı ödeyip oradan kalktılar. Bir bara uğradılar. İkinci şişeyi içmeselermiş iyi olacakmış. “O”, içki içmiyordu. Arkadaşı bir bira içmek istedi. Barda herkes uçuyordu. O tempoya beraberce bir süre katıldılar. Bar havadar bir yerdi. Hareket etmek, “O”nda, içkinin etkisini biraz olsun dağıtmıştı. Barın çevresinde ağaçlar vardı. Gözlerine bir ağaç kestirip, onun dibinde oturmuşlardı. Ay, yakamoz yapıyordu. Birden akıllarına saat geldi. Baktılar ki, dolmuşun saati geçmişti. Arkadaşı “illa ki gidecem” diye tutturmuştu. O saatte (üç otuz) vasıta nereden bulacaklardı. Taksi ile gitmeye kalksalar çok pahalı olacaktı. Arkadaşı, “garaja bi gidelim” diyordu. Gittiler. Baktılar ki in cin top oynuyor. Suratı allak bullak olmuştu, arkadaşının... “O”, “benim kaldığım pansiyona gidelim, orada yatar, sabah erken saatte Gümüşlük’e döneriz” diye fikrini söyledi. Zaten, yapacak başka birşey de yoktu. Pansiyona gittiler. Pansiyon kilitliydi. Çalışan çocuk “abi, geç saatte gelirsen, şu camı tıklatarak beni uyandırabilirsin” demişti. “O”da öyle yaptı. Çocuk, esneye esneye açmıştı kapıyı... Teşekkür ettiler. Odaya geçmeden arkadaşı ayrı oda istediğini söyledi. Neyse ki birkaç tane boş oda vardı. Yandaki oda da boştu. Bu iyi olmuştu. Biribirlerine iyi geceler dilediler ve yattılar. “O”, yatar yatmaz gümlemişti. Kendini yorgun hissediyordu.

Sabah erken, kapı tıklamasıyla uyanmıştı. Kapıyı açtı, karşısında kız arkadaşı... “Hadi çabuk” diyordu. Belli ki, gece uyuyamamıştı. Arkadaşını içeri aldı. Elini yüzünü yıkadı, giyindi ve garajın yolunu tuttular. Arkadaşının, akşamdan kaldığı belliydi. Mini bir elbise, ince yüksek ökçeli bir ayakkabı, küçük bir çantası vardı. Sabahın o saatinde, bu şekilde bir giyiniş neyi çağrıştırırdı ki... Garaja ulaşmışlardı. Dolmuşta bir kişi vardı. Üç kişi olmuşlardı. Neyse ki çok beklemediler. Dolmuş hareket ettti. Başını çevirdi, arkadaşı, başını omuzuna koymuş, uyuyordu. Dereköy’de üç kişi indi. Gümüşlük’e ulaşmışlardı. Pansiyonun yanında indiler. Merdivenler çok dik olduğu için, sanki, tırmanarak çıkıyorlardı. Arkadaşı güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. Ağız tadıyla kahvaltılarını yaptılar. Bu arada akşamki elbisesini de çıkarmıştı. Rahatsız olmuştu. “Yarın gideceğim” diyordu. “O”, öyleyse eşyalarını topla, Bodrum’a gidelim. Bu gece orada kalırsın, yarın da gidersin...” dedi. Arkadaşının aklına yatmıştı. Eşyayarını topladı. Ama akşama kadar Gümüşlük’te kalacaklardı. Denize, Kocaada’nın arka taraflarında olan koya gitmişlerdi. Arkadaşı denizi çok beğenmişti. Eşyalarını kumsala koydular, hemen denize girdiler. Yaklaşık, üç kilometre yol yürümüşlerdi. Serinlediler ve çıktılar.  Orada öğleye kadar kalmışlardı. Çünkü, yanlarına kumanya almamışlardı. Gümüşlük’e döndüler. Balık lokantalarının önünden, iskelenin yanından doğru diğer kumsala ulaştılar. Kumsalda çardak lokanta vardı. Orada yemek için oturdular. Tam karşılarında Tavşan Adası görünüyordu. Yemekten sonra, gidip orayı gezdiler. Adada tavşanlar yaşıyordu. Sığ bir sudan geçerek adaya ulaşılıyordu. Tavşanlar için adaya yiyecek bırakıyorlardı, insanlar... Adanın en yüksek yerine çıkmışlardı. Gümüşlük’e bakan tarafı yürümeye elverişli, arka tarafı ise dik bir uçurumdu. Çok daha ileride ise Çavuş Adası görünüyordu. Myndos Harabeleri’de Gümüşlük’te idi. Daha sonra ise tanıştıkları kumsala gittiler. Akşamı orada ettiler. Sonra arkadaşının eşyalarını almak için, pansiyona uğradılar. Arkadaşı eşyalarını aldı, dolmuşta geliyordu zaten... Ayakta gitmeye razı oldular. Çok kalabalıktı dolmuş... Bodrum Terminali de o akşam çok kalabalıktı. Otobüslerin biri gidiyor, biri geliyordu. “O”nun kaldığı pansiyona gittiler. Boş oda yoktu. Pansiyon sorumlusu, az önce son odayı veriğini söyledi. Arkadaşı yüzüne bakıyordu. Orada bir masaya iliştiler. “O”, “istersen benim odamda kalalım” dedi. Arkadaşı, hemen eşyalarını odaya taşıdı. Son akşamları olduğu için, iyi bir eylence olmasını istiyorlardı, ikisi de.. Duşlarını aldılar, arkadaşı giyineceğini belli etmişti, “O”na da dışarı çıkmak kalıyordu. “O”, giyinmişti. Arakadaşı giyinip çıktığında, o akşamın güzel geçeceği belli olmuştu. Çok alımlı ve şıktı. Pansiyondan çıktılar. Tepecik tarafına doğru yürüdüler. Bir restauranta oturdular. O akşam şarap içeceklerdi. Çok güzel bir akşamdı. Hafif bir rüzgar vardı. İçtikçe içmek istiyorlardı. Yemekleri bittiğinde saat gece yarısına yaklaşıyordu. Kalktılar, diskobara gitmeyi düşünüyorlardı. Oturabilecekleri bir yer olsundu... Barlar sokağına girdiler. Arada bir yerde, şark köşesi gibi döşenmiş rahat oturabilecekleri bir yer bulmuşlardı. Hemen daldılar. Pek fazla kalabalık değildi içirisi... Köşede bir yerde oturdular. Saatler ilerledikçe, bara romantizm hakim olmaya başlamıştı, güzelliğini gösteriyordu, romantizm... Yoğun duyguların paylaşıldığı bir anda yerde, minderin üzerinde daha rahat hareket ediliyordu. Bu kadar ileri gidebileceklerini ummamıştı. Ancak, kendilerini tutamaz hale gelmişlerdi. Çevrelerine baktıklarında, herkes paylaşım dönemine girmişti. Onlar, daha fazla burada kalamaycaklarını hissediyorlardı. Hemen hesabı ödeyip çıktılar. Pansiyona nasıl ulaştıklarını anlayamadılar. Böyle bir gece olamazdı...

Sabah kalktıklarında, arkadaşı çok rahattı. Kahvaltı ettiler. “Birkaç gün daha kalacağım diyordu”. “O”da, arkadaşı ne zaman gitse, eve dönecekti. Bu iki günde, Yarımada’yı dolaşmışlardı. Arkadaşı iki günlüğüne araba kiralamıştı. Ayrıca; Ören’e Güllük’e de gitmişlerdi. Bu iki gün süper geçmişti. Daha sonra vedalaştılar. İki ay sonra bir mektup gelmişti. Evleniyordu. Tabii ki Almanya’ya gidememişti. Ancak bir telgraf çekmişti. Bir daha ne arkadaşından mektup geldi, ne de “O”, mektup yazmadı.

 


XV

 

Eve döndüğünde birkaç gün dinlenmişti. Annesi, bir tanıdıklarının oğlunun kendisini aradığını, kendisiyle ortak iş yapmak istediğini söyledi. Çocukla telefonda görüşüp, bir yerde konuşmaya karar verdiler. Oraya gittiğinde, çocuk gelmişti. Epeyden beri de görüşmemişlerdi. İTÜ Endüstri Mühendisliği’ni bitirdiğini, (daha sonra okulu bitirmediğini öğrenmişti ve ortaklığa son vermişti bir şekilde...) iş hayatına atılmak ve raklam işi yapmak istediğini söyledi. Buna karşı “O”, reklam işinden anlamadığını, bu yükü nasıl paylaşabileceklerini, iyiden iyiye konuşmuşlardı. Sonunda karar verebildiler. Çocuk İstanbul’da okurken reklam işlerinde çalışmış, bir iş rehberi hazırlamak istiyordu bulundukları bölgeyi kapsayan şekilde... Bunun yanında, tabela, serigraf, yılbaşı eşantiyonları v.s. de yapacaklardı.

Bir gün oturdular, kendilerine bu iş için hangi malzemeler lazım olacaktı, onları belirlediler. Parasal yönden hazır oldukalarında, İstanbul’a bu malzemeleri almaya gittiler. Çocuk, Taralabaşı’nın, Dolapdere tarafında bir evde kalıyordu. Öğrenci eviydi. Eve gittiler. “O”na hiç bir şey söylememişti. Daha önceden, ev sahibi ile bir sürtüşmeleri olduğu ortaya çıktı. Tam eve girdiler, ev sahibi, elinde bir demir parçasıyla gelmişti. Eli arkasında duruyordu. Ev sahibi, kiracı konuşmaya başladılar. Birkaç aylık kiranın ödenmemesi söz konusuydu. Konuşmanın şiddeti, gittikçe artıyordu. Devreye girme ihtiyacı hissetmişti. İkisine de sorular sorarak, aradaki hararetin inmesini ve uzlaşma oluşmasını sağlamıştı.

İstanbul’da üç akşam kalmayı düşünüyorlardı. Lazım olan bütün malzemenin önce araştırmasını yapmışlardı. Perşembe pazarını ve Karaköyü altüst etmişlerdi. Buradan gerekli olan malzemeleri aldılar. Tünel’den, İstiklâl caddesine çıktılar. O civarlardaki serigrafi atölyelerini gezdiler. Çünkü, o konuda nelerin gerekli olduğunu bilmiyorlardı. Önce birkaç atölyeyi gezdiler. En son uğradıkları atölye de açık olarak sahibiyle konuştular. Kendilerinin bir reklam firması kurma aşamasında olduklarını, İstanbul dışından geldiklerini, kendilerine serigrafi konusunda nasıl yardımcı olabileceklerini sordular. Atölye sorumlusu; “bu konuda yardım etmeyebilirdik. Ancak, İstanbul dışından geldiğiniz için, işin iskeleti konusuna bilgi verebilirim” diyerek açıklamada bulundu. “Ancak, detaylandırma, sizin becerinize kalmış” dedi ve genel bir bilgi aldılar. Önce gerekli malzemeleri, serigrafinin nasıl yapılacağını, gerekli malzemelerin nereden tedarik edilebileceği konusunda bilgi aldıktan sonra izin istediler. Aşkam olmuştu. Yemeklerini yediler, İstiklal Caddesinde yürüdüler. Birer bira içip, yatmaya eve gittiler. Sabah, erken kalkmaları gerekiyordu.

Sabah, saat dokuzda evden çıktılar. Birer çorba içtiler. Tahtakale civarında Rus Pazarı kurulduğunu öğrendiler. Orada, ekonomik olarak malzeme bulunabilinirmiş. Serigrafi konusunda, film çekebilmek için tepegöz denen bir alet alacaklardı. O pazarda bulmuşlardı. Uygun bir fiyata onu aldılar. Alet, edevat gerekiyordu. Onları da temin ettiler. Baktılar ki birkaç gün onlara yetmeyecek, işleri ne zaman biterse, o zaman dönmeye karar verdiler. Güneşli tarafında, daha büyük bir Pazar kurulduğunu öğrendiler, Tahtakale civarındaki pazarda... Ertesi gün oraya gideceklerdi.

O pazarı bulmak zor olmamıştı. Minibüsçüye söylediklerinde, “ben sizi orada indiririm” demişti. Uzunca bir yol katetmişlerdi. Şoför geldiklerini söylemişti. Geniş ve boş bir arazi üzerine pazar kurulmuştu. Çok büyük bir pazardı. Çokta ekonomikti. Gerekli olan herşeyi, oradan tamamlamışlardı. Çok fazla ağır değildi, aldıkları... Yine dolmuşla geri döndüler. Dolmuş Aksaray’dan geçiyordu. Hatta, Unkapanı’na kadar dolmuşla gittiler. Oradan, Taksim dolmuşuna bindiler. Tarlabaşı’nda indiler. Malzemeleri eve bıraktılar. Akşam olmak üzereydi. İstiklal Caddesine çıktılar. Kitapçıları dolaşıyorlardı. Bir pasaja girdiler. Orada da bir kitapçı vardı. Aynı yarde sinema da mevcuttu. Güzel bir film gözlerine ilişti. İzlemeye karar verdiler. Yirmibeş dakika vardı, filmin başlamasına... Mideleri de eziliyordu. Yakında bir börekçi vadı. Orada doyundular. Geri geldiklerinde, film başlamak üzereydi. Salonda yerlerini buldular, oturdular. Bir macera filmiydi. O akşam için yapacakları birşey yoktu. Sinemaya geldikleri iyi olmuştu. Sinemadan çıktıklarında, saat daha erkendi. Taksim’e doğru yürüdüler. Bilardo salonu görmüşlerdi... Bir saat kadar oynadılar. Eve döndüler. Bütün alışverişlerini yapmışlardı.

Sabah uyandıklarında, saat epeyce ilerlemişti. Böylece birkaç günün yorgunluğunu da atmışlardı. Giyindiler, Taksim’e çıktılar. Süt-İşte kahvaltılarını yaptılar. Ortağının okuluna uğrayacaklardı. Okul, Maçka’da idi. Bir dolmuş ile Teşvikiye yaptılar, oradan Maçkaya yürüdüler. Okul, eski ve taş bir bina idi. Güzel bir yapı idi. Ortağı, okul bitirme belgesini alacağını söylemişti. Öğrenci işlerinden alacaktı belgeyi... Ortağı, ilgili yere girdi, çıktı. Daha belgenin hazır olmadığın söyledi. Bu durumda, geri dönmeden başka çareleri yoktu. Bütün malzemelerini ambara verdiler, biletlerini aldılar ve geri döndüler.

Bir-iki gün sonra malzemeler gelmiş, hazırlıklar başlamıştı. Yılbaşı yaklaşıyordu. Serigrafi ustası bulmaları gerekiyordu. Bir usta olduğunu, bir tanıdıkları bildirdi ve usta ile konuştular, anlaştılar... Usta işe başladı. Ama yine önceki işlerinde olduğu gibi, bu işinde de birşeyler ters gitmeye başlamıştı. Ortağı, garip tavırlar sergiliyordu. Bu arda bir de ofis kiralamışlardı. Herşey rayına oturmak üzere derken, problemler yaşamaya başlamışlardı. “O”, sabahları işe erken saatte gidip, birşeyler üretmeye çalışıyorken, ortağı onikiye, bazan bire kadar yatıyordu. Sonra da gelip, herşeye müdahale etmeye çalışıyordu. Ya zamanında işe gel, yada hiç bir işe karışma... Her işinda olduğu gibi bu tür problemleri konuşabileceği birini yine bulamamıştı. Yine herkesin diline düşecekti. Bir işi beceremiyor, bu ne iş yapar diye... Ortağının babası, sanki iş sahibi oydu, gelip herşeye müdahale eder, her şeye karışır, kendi babası ise bir kere olsun iş yerine gelmemişti. Böylece, yine işleri alt-üst olmuştu. Sonuçta, beklenen oldu. “O”, bir gün ofiste oturuyordu. Öğleden sonra olmuştu hala ortağı işe gelmemişti. Geldiğinde saat iki idi. Bir iş konusunda konuşmaya başladılar. Her işin bir mantığı vardı. Artık, konuşmanın da mantığı kalmamıştı. Konuşma iddiaya dönüşmüştü. Benim dediğim olacak senin dediğin olacak. “O”, sonunda kestirip attı. “Bu iş burada biter” deyip, oradan ayrıldı.

Bir işten daha olmuştu. Bir başarısızlık daha yaşamıştı. Bu, insanlarda güvensizlik yaratan bir etkendi ama yılmıyordu etkilenmiyordu.


XVI

 

Bir süre dinlenmek istiyordu. Arkadaşlarının bilarda salonu vardı. Oraya gidip gelmeye başladı. O dönemde bu salonda genel olarak briç oynanıyordu. Bunun yanında ise king-maçakızı vs. Oyunlar oynanırdı. Yoğun bir müşteri potansiyeli vardı, salonun... Langırt masası bile alınmıştı. Ağabeyi iş kuracağı için arabasını ona vermişti. Aslında ağabeyinin sermayesi vardı, ancak, araba onun işine çok yarayacaktı. Ticarette, getir götür işi çok oluyordu çünkü... Bilardo salonuna gitmeye başladığı dönemlerde, abisi “O”na arabasını geri vermişti. Yeni bir araba almışlardı şirkete. Arabaya ihtiyacı vardı. Evleri çarşıya çok uzaktı. Kışta gelmişti üstelik. Abisi çağırmıştı, İstanbul’a gitti. İki gün kaldı orada... Bu arada sinemaya, tiyatroya gitmişti. Her zaman, hem fırsatı olmuyordu, hem de imkanı... Bulundukları yörede ne sinema, ne tiyatro düzenli bir şekilde işlemiyordu. Dolayısıyla, seyirci olma imkanları da kısıtlı idi. Yeni vizyon filmlerin gelmesi de imkansızdı. En erken, bir yıl içinde geliyordu. Bu da komik bir durumdu. Tiyatro ise, bir turne vasıtası ile ancak geliyordu, iyi bir organizasyonla... Arabasını alıp, geri dönmüştü.

Bilardo salonu ortaklarından birisi ile iyi bir arkadaşlıkları oluşmuştu. Aslında, arkadaşının salona gelen her müsterisi ile iyi  bir iletişimi vardı. Araba geldikten sonra arkadaşı rica etti, beraber İstanbul’a gidelim diye.. “O”da, arkadaşını kıracak değildi ya... “O”, iki ortak üçü İstanbul’a yola çıktılar. İstanbul’a langırt masası almak için gidiyorlardı. İthalatçı firma; Mecidiyeköy Ortaklar Caddesi’nde idi. Diğer ortak, kayınpederinden cukkayı doğrultmuş, yola öyle çıkmışlardı. İthalatçı firmanın ofisinde pazarlık yapıldı. Birkaç gün içinde ambar ile göndereceğini bildirdi, firma sorumlusu... O akşam, Aksaray’da bir otelde kaldılar, ertesi gün geri döndüler.

Hafta sonları deplasman maçlarına veya iç saha maçlarına, salondan hep beraber giderlerdi. Bir hafta sonu deplasman maçına gideceklerdi. Yirmi kişilik bir araç kiralanmış, sabah erken saatte yola çıkmışlardı. Tantana, şamata Ankara’ya ulaştılar. Maç, Ankaragücü ile oynanacaktı. Zor bir deplasmandı. Hem futbol açısından, hem de tribünler konusunda... Ankaragücü’nün bir gurup taraftarı, yeşil sahaları, sanki bir savaş alanı olarak görmekteydi. Tribünde yerlerini aldıktan, kısa bir süre sonra maç başlamıştı. Maçtan önce yirmi-sıfır galip olduklarını söylemişti, içlerinde biri... Sıra, yeşil sahalardayı. Sahayı, savaş alanı gibi gören gurupla maçın sonuna kadar karşılıklı tezahüratta bulundular. Maç, bir-bir berabere bitmişti. Tribünden çıktılar, arabaları E.G.O.’nun parkında, eski terminalin yanında onları bekleyecekti. Öyle kararlaştırmışlardı. Gurup halinde, tam terminalin karşısına gelmişlerdi ki, diğer gurup bu sefer caddeyi savaş alanına çevirmişti. Herkes kaçışıyordu. Çünkü, nereden? Nasıl? Geldikleri belli olmamıştı. Polis bile “O”nların üzerine yürüyor, niçin maça geldiniz? Diyordu. Demokratik bir ülekede!!! Birkaç arkadaş, grubun fazla dağılmamasını sağlıyorlardı. Ortalık yatışmış arabanın yanına gelmişlerdi. İçlerinden üç kişi eksikti. Yine üç kişi, onları aramaya geri döndüler. Tam terminal girişine çok yakın bir yerde, bir kalabalık görmüşlerdi. Bu kalabalığa yaklaştıklarında, bir de baktılar ki kendi guruplarından biri şişlenmiş, yerde yatıyordu. Hemen çocuğu bir taksiye bindirdiler, İbni Sina Hastanesi’ne kaldırdılar. Elbetteki götüreceklerdi. Beraber gelmişlerdi maça. Acil servise yatırdılar hemen... “Doktor durumu nasıl?” Diye sordu. Çocuğu önce röntgene gönderdiler, sonra ise, hemen ameliyata aldılar. Kılpayı hastaneye yetişmişti. Bunu doktorlar söylemişti. Bu arada kayıp ile diğer arkadaşlar ilgilenmişti. Çocuğun boynundan altın zinciri çıkmış, “O”, bu zinciri imzası karşılığında zimmetle almıştı. Ancak montunun cebi delik olduğu için, beraber hastaneye gelenlerden birine vermişti. Çocuğun babasına haber verilmiş, oda hemen gelmişti. Zincirin, babasına verilmesi gerektiğini düşünmüştü. Zinciri verdiği çocuğa söyledi, “git zinciri babasına ver  veya ben vereyim” çocuk tamam demişti. Ama sonradan öğrendiğine göre vermemişti. Zincir, hiç olmuştu. Sonuçta suçlu, “O” olmuştu. Çünkü, zimmet “O”nun üzerinde görünüyordu. Zinciri verdiği çocukla görüştü ama... Geri dönerken, kimseden çıt ses çıkmıyordu.

Salonda, üç tane bilardo, bir tane langırt masası ve epeyce de oyun masası vardı. Geniş bir alanda. Bir de merdiven altı diye küçük bir oda vardı. Orada bazen, gece sabah erken saatlere kadar, sohbetler edilirdi. Güzel bir ahenk vardı, salona gelenler arasında... Bu ahengi, iki ortaktan biri olan Kara lakaplı arkadaşları sağlıyordu. Lakabı, esmerliğinden geliyordu. Diğer ortak, avare avare gezer ayda bir salona ya uğrar, ya uğramazdı. Avare ortak, “O”nun ilkokuldan arkadaşıydı. Ama Kara ile daha iyi bir iletişim içindeydi. Herkesin arası iyi idi, onunla... Salonda, kışın akşamları bütün masalar dolardı. Gelenler, masayı bırak, oturacak iskemle ararlardı. Ahenk olmayan yerde, böyle bir ortam olamazdı. Bu ahenk, salonun dışına da yansıyordu. İnsanlar, biribirlerini salondan tanımış bile olsalar, karşılaştıklarında bir merabayı biribirlirinden esirgemiyorlardı. Kara, bu işi iyi yapıyordu.

 


XVII

 

İnşaat, kış döneminde durmuştu. İlkbaharın ortalarına doğru yeniden başladı. Kışa doğru salonu işler duruma geçirmiş olacaktı. Öyle düşünüyordu.

Yaz gelmek üzereydi. Bir kampa daha katılmak istiyordu. Telefon ederek, kaydını yaptırdı. Kamp yeri Bursa’nın bir ilçesi idi. Bu arada açacağı bilardo salonu için bir ortak bulmuştu, kendisine...  Liseden bir arkadaşı idi. 12 Eylül döneminde, beş yıl kadar içeride yatmıştı. Bu, kendisi için bir problem teşkil etmiyordu. Sonuçta, arkadaşıydı. Kamp gününden bir gün önce İstanbul’a gitti. Kampın sorumlusu ile tanıştılar. O yılki kampa beş Türkiye’li olarak katılacaklardı. Bu, “O”na, ilginç gelmişti. En fazla, üç Türkiye’li kamplara katılırdı. Garipsemişti bu durumu... kampa katılmak üzere, arabasıyla gitmişti. Toplam ondokuz kişi kampa katılıyordu. Kalabalık bir guruptu. Yola, bir gün sonra çıkacaklardı. Kampın sorumlusu, o gün gelenleri beraberinde Gümüşsuyun’da bir eve götürdü. Öğrenci evi idi. O geceyi orada geçirdiler. Sabah erkenden şirkete geldiler. Kampa katılacakların biri haricinde, hepsi gelmişlerdi. Gelemeyen ise Çin’den katılacak bir gönüllü idi. Otobüs ile gidecek olanların biletleri alındı. Küçük bir tanışma partisinden sonra, yol için herkes hazırlığa başladı. Bir arkadaşları daha arabasıyla katılıyordu kampa.. Beraberce yola çıkmışlardı. Diğerlerinden erken koyumuşlardı yola... Onlar körfezi dolaşıp, Topçular İskelesine geldiklerinde, bu kadar denk gelinirdi. Otobüsün isekelden çıktığını görmüştü “O”... otobüste onlara katılmıştı, peşpeşe gidiyorlardı. Bir ara durup benzin almışlardı, Gemlik civarlarında... Otobüş, Santral Garaja girerken yakaladılar. İki araba, Keles mimibüslerinin hareket yerine gitti. Diğerleri de oraya gelmişlerdi. Durakta, Keles dolmuşu onları bekliyordu. Hepsi, bir dolmuşa sığmışlardı. Köy, Keles yolu üzerinde idi. Muhtar, onlar için okulu düzenlemişti. Köyde, güzel bir okul vardı. Yine kızlar, erkekler ayrı ayrı sınıflara yerleşmişlerdi. Yerlere; kilim, halı tahta v.s. serilmişti. Herkesin uyku tulumu olduğu için, yatak, yorgana gereksinim duyulmuyordu. O köyde, su kanalı kazacaklardı, köye su gelmesi sağlanacaktı, böylece... Herkes çok iyi çalışıyordu. Hiç unutamadığı kimse ise, İngiltere’en gelen, altmışbeş yaşındaki profesör bayan idi. Kimi zaman kazma, kimi zaman kürek ile çalışıyordu. O yaşında bile, insanlara birşeyler verebilmek için fiziksel çaba harcayabiliyordu. Bu, çok güzel bir duygu olmalıydı, herhalde..

Onları, hergün bir traktör alıyor, akşam ise aynı traktör geri getiriyordu. Çalıştıkları yer çok güzel bir manzaraya sahipti, köye dört kilometre mesafedeydi. Bir göl, etrafı çam ağaçları ile çevrili, Uludağın yamaçlarında bir bölge idi. Çalıştıkları yerden bakıldığında, bir kartpostalı andırıyordu.

Kampta fazla kalmak istememişti. Yabancılarla çok iyi anlaşıyordu. Ancak, kampa Türkeye’den katılanlarla anlaşabildiği söylenemezdi. Çünkü onlar, önyargı ile gelmişlerdi kampa... Bu her hallerinden belli oluyordu. Hepsi, önceki yıl katılmış olduğu kamptaki liderin arkadaşlarıydı. Eğer, yabancı dili güçlü olmuş olsaydı, hiç birini iplemezdi ama  gelgelelim zayıftı lisan konusunda... Akşamları çalışma bittikten sonra, köye geldiklerinde duşlarını alıp giyinirler ve yemek için birkaç kişilik gruplar halinde evlere dağılırlardı. Sabah, kahvaltıları okula gelir, öğle yemeklerini ise çalıştıkları bölgede yerlerdi. Huzursuz olduğu için kamptan ayrılmıştı. Tüm arkadaşlarıyla vedalaşmıştı. Bazılarıyla, adres alış verişinde bulunmuştu. Hollanda’lı bir arkadaşı vardı. Ertesi yıl “O”nu ziyarete gelmişti, evlerine... İki gün misafirleri olmuştu.

Kamptan ayrıldıktan sonra, Burhaniye Ören’de kahvehaneden tanıdığı bir abisini ziyarete gitmişti. Yaz dönemi olduğu için, işletmeciliği yaptığı çay bahçesi açıktı. Onu ziyaret etti. Bir süre sohbet ettiler. İşlerinin yoğun olduğunu görmüş, geri dönmeye karar vermeşti. Yola çıktı. Balya-Balıkesir arasında, bir arabanın sıkıştırması sonucunda, kaza yapmıştı. Sol bankette, bir başka araç park etmemiş olsaydı, kurtarabilecekti ama orada park etmiş bir minibüs vardı. Sollamış olduğu araba, önündeki arabayı sollamaya kalkınca, minibüs ile sollamış olduğu arabanın arasında sıkışıp kalmıştı. İki arabadan da kurtarmak istemişti ama sol aynayı kırmış solda ve sağda çiziklerle yırtmıştı durumu... İyi ki, karşı yönden araba gelmiyordu. Eğer, gelmiş olsaydı, hiç kurtuluşu yoktu. Bir aralık araba, sanki amuda kalkar gibi olmuştu, takla atmaktan kurtarabilmişti. O halde araba tekrar çalışmıştı. Yola devam ediyordu. Hava kararmış, gece olmuştu. Bursa’ya yaklaşıyordu. Trafik polisi yol kesmişti, kontrol için... “O”nu da durdurdular. Park lambalarından biri yanmıyordu. Bundan dolayı trafik cezası kesilmişti kendisine...  Kaza sarasında kırılmıştı lambası...

Gece, sabaha doğru eve ulaşabilmişti. Arabayı bahçeye aldı. Hemen odasına geçti ve uyudu. Ertesi gün çok geç kalkabilmişti. Güneş ışınları, öğlen vaktini çoktan geçmişti. Kahvaltısını yaptı. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, bir tamirci buldu. Kaporta boyadan geçirdi. Tam arabayı satma arifesinde idi. Arabayı satıp, bilardo salonu için harcama yapacaktı. Tamirden çıktıktan sonra, arabayı bir galericiye sattı. İnşaat devam ediyordu. Müteahhit ile görüşüp, en azından dükkanı faaliyete geçirmek için söz aldı. Bu arada ortağı ile İstanbul’a gidip, gerekli malzemeyi aldılar. Bilardo masası sipariş verdiler. Yaklaşık, iki ay içerisinde teslim edecekti usta, masaları. Ortağının da dükkanını devretmesi gerekiyordu. Tuhafiye dükkanı vardı. Ona da müşteri çıkmıştı. Devralacak kişinin bir süre beklemesi gerekiyordu, ödeme yapabilme açısından... Aralarında onu da hallettiler... Dükkan devredilmişti.

Artık heşey, dükkan inşaatının bitimine kalmıştı. Müteahhidi sıkıştırmak gerekiyordu. Herşey ucu başına denk gelmişti. Camlar takılmıştı. Artık, dükkanı yerleştirebileceklerdi. Taban karo döşenmişti. Bilardo masaları da gelmiş kurulmuştu. Ortak karar aldılar ve halı kaplamaya karar verdiler. Daha çok, ortağı öyle olmasını istiyordu. Çünkü kendisi, herzaman ki gibi kısıtlı bir para ile, yalnızca araba satışından elde ettiği para ile katılımda bulunabiliyordu. Tabii ki ortağıda o şekilde katılıyordu sermaye olarak... Bazı ödemeler için ortağının çekini kullanmışlardı. Kazandıklarıylada, ödemelerini gerçekleştirecek-lerdi. Ortağı, dükkanı devrettiği için para ganiydi. Dükkan yüz metrekare civarında bir alanı kapsıyordu. Kışa girmek üzereydiler. Üstelik yeni bina idi. Isınma büyük sorun olacaktı. Gerçi bina kaloriferli olacaktı ama o kış kaloriferler yanmayacaktı. Isıtma için, iki adet tüplü soba almaya karar verdiler. Tam olarak ısınma sorunu çözümlenememişti. Ama, en azından soğuk kırılıyordu. Nem oranı çok yüksekti. Yeni bina olduğu için duvarlar, tavan ağlıyordu. Dolayısıyla camlar daha kötü ağlıyordu.

Bu şekilde açılış için davetiyeler basılıp, dağıtıldı. Açılış günü, sade ve gösterişsiz olmasına özen gösterilmişti.

Güzel bir başlangıç olmuştu. Ancak, öyle devam etmesi mümkün olmayacakmış gibi görünmüştü, daha ilk haftadan... Ortağı herkesten şikayet etmeye başlamıştı. Ablaları, enişteleri, arkadaşları... Bir insan için herkes kötü ise, kendisinde büyük bir eksiklik hissettiğinin delili olmalı diye düşünüyordu. O’na göre ortaklığın anlamı, kardeş olma gibi birşey, ortağına göre ise; kendisi ile kıyaslama yapmaktı. Kendini üstün görüyordu herzaman... Babasından gelen bir davranış şekliydi bu... Zamanında, evlerinde konuşulmayan zincir konusu gündeme gelmiş, ortağın babası bu konuyu kaşıyıp, güyya oğlunun ve kendisinin çok dürüst kişiler olduğunu, ama, “O”nun kişiliksiz biri olduğunu ispata çalışıyordu. Bunları hiçe saymak kolaydı ama ebevayni gelip; “oğlum biz bunlara değil, sana inanıyoruz” demeleri yetecekti ancak, hiç seslerini çıkarmıyorlardı. Hayat içinde mücadele zordu. Hele yıpranmış bir haldeyken daha zordu. Ama, bu durumdayken bile ona köstek olmak, hakkaniyetli bir davranış olmasa gerekti. Dışarıdaki insanlar ellerinden geleni, arkalarına koymasınlardı. Bu “O”nun için hiç önemli değildi, Ama...

Bu durumda, takke düşmüş, kel görünmüştü. Ortaklığı, bitirmeyi düşünmeye başlamıştı ki, bir başka olay yaşandı. Geçmişte yaşanan olaylarla sonuca gidemeyeceğini onlayan ortağı, bu sefer kendi kasalarından, O’nun para çaldığını söz konusu etmeye başlamıştı. Hatta, yanlarında çalışan çocuğa da bu durumu ispatlamak amacıyla bir plan uygulamıştı. Sanki birtek akıllı oydu. Ortağı, bütün yakınlarını ve çevresini kullanarak, bu tür oyunlara kalkışıyordu. Fakat, bütün bunlara karşı, tek başına mücadele temek zorunda kalıyordu. Bir gün kendi cebinden dükkan için bir malzeme almıştı. Ortağı da bu durumu biliyordu. Kasa ile ocak arası, bir adımlık mesafe idi. Ocakta çalışan çocuğun yanına gidip elindeki parayı göstererek, şunu söyledi “bu parayı cebine mi koyacak, yoksa kasaya mı?... O’na gelip, “bu para aldığın malzemenin parası” deyip masanın üzerine bırakmıştı. O’da normal olarak, alıp cebine koymuştu. Tezgah iyi ama yerse... Bunu anlamış hiç sesini çıkartmamıştı. Yine bu arada, “O”nun polis olduğu söylentisi ortaya çıkmıştı. Hemen ortağını çekti kenara, durumu izah etti. Böyle birşey olmadığını söyledi. Ortaklık böyle yürürdü, O’na göre.. Ortak, başkasından duyacağına, O’ndan duysunda. Ancak, ortağının başka çıkar yolu yoktu. Ortağı tarafından çıkan söylentilerdi bunlar...

Bu arada ortağı, bir tanıdığını garson olarak işe almıştı. Bu çocuk, İstanbul’da kameramanlık yapmış, tutturamamış ve geriye memleketine dönmüştü. Ortağı, bu çocuğu kullanarak, “O”na İFTİRA atmış. O ise bunu seneler sonra öğrenmişti. Aslında bunu söyleyebilmek için ortağının, bir araştırma yapması gerekiyordu. En yakınını ortağına gönderirdi, ortağı bu en yakınını becerdiğinde söylentinin yalan olduğunu anlayabilirdi. Amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti.

Bir aileye sahip olmak çok güzel idi. Ancak, ailenin biyolojik düzeyde kalması insanın gelişimine büyük zararı oluyordu. Bu durumda ailenin olması, olmamasından iyi idi. Çünkü insanlar, ailesi sahip çıkmıyor, bize ne diyebiliyorlardı belki de... Haklılardı, bu söylemlerinde... Aile; bireylerinin huzurlu, mutlu, paylaşımcı olduğu süre içerisinde görevini yerine getiren bir kurum olurdu. Yoksa herkes kendi menfaati için çaba harcar ise, birileri bi taraf olmak zorunda kalırdı.

Olaylar böyle yaşanırken, bir gün ortağını kolundan tuttu, masaların birine oturttu. Ortaklığın bitmesi gerektiği noktaya geldiğini söyledi. Ortağı ise, sanki bu işi büyükler kurmuşlarda, onların izni olmadan bitiremem diyordu. İşi kurarken kendi göbeğini kendin keseceksin, işi yürütemeyince başkasının şeyiyle gerdeğe girmek gibi birşey çıkmıştı ortaya... Bu durumu da kabul etmişti. Büyükler gelmiş, konuşma başlamıştı. Onların yüzüne de söylemişti. Bilhassa ortağının babasına karşı, kasadan para almadığını, fakat kendisinin bunu bir dedikodu malzemesi haline getirdiğini yüzlerine çarpmıştı. Hala bunu kimin söylediğini ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı. Kendileri gibi, O’nu da kişiliksiz varsayıyorlardı. Bir dost gelip, böyle bir şeyi söylediği zaman, onun kim olduğunu söyleyecek kadar kişiliksiz zannederek, bir de küstahlık ediyorlardı. Bu kısaca bir terbiyesizlik, bir görgüsüzlüktü. Bu şekilde konuşurlarken, ortağı; “hadi biz gidelim, bu konuyu başka bir yerde konuşalım” dedi. Pek normal bir teklif olarak gelmesede O, “tamam gidelim” diye cevapladı. Salondan çıkıp ortağının arabasına bindiler. O, “nereye gidiyoruz?” diye sordu. Ortağı kafa salladı. Garip bir durumdu. Şehir dışına doğru çıkıyorlardı. Bir baraj gölü kenarında durdular. Ortağı, torpido gözünden bir silah çıkardı. O, atak davrandı silahı ortağının elinden aldı ve “şimdi konuş” dedi. Bu sefer ortağı başladı ağlamaya... Aşağı tükürse sakal, yukarı türükse bıyıktı. Sen, hem silah çek, hem becereme, sonra da ağlamaya başla... Komik bir durumdu. Ortağı bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da ayrılmayalım diye feryat ediyordu. Silahı da kaptırmıştı. O, şöyle bir geriye doğru gitti, geldi. Onbeş yıllık arkadaşlık, bir aylık ortaklık ve araya giren silah... O’nun yerinde başka birisi olsaydı, silahı aldığında karşısındakinin münasip bir yerinden vururdu. O, bunu yapmadı. Ortağı, herşeyin düzeleceğini söylüyordu. O, yanlış yaptığının bilincinde olarak bile bile lades demişti. “Tamam, devam edelim, ancak, en ufak bir hata bu işi kesin bitirir.” Demeyi de ihmel etmemişti. Konuşmalarından, bir hafta sonra ortaklıkları sona erdi.

Herşeyi anlamıştı da polis olmak nereden kaynaklanıyordu. Hayatla, tek başına mücadele etmek çok zordu, bunu tanımlamak daha zordu. İnsanlar birşeyleri yakıştırıyorlardı. O, hiçmi birşey hissetmiyordu? Çok şey hissediyordu. Ve çok açılar çekiyordu. Çok canı sıkılıyordu. Bu acıların paylaşılmaması, O’nu kahrediyordu.

İşe başlamış olsalar bile, henüz ruhsat alamamışlardı. Ortağından ayrıldıktan sonra kaç defa Emniyet Müdürlüğüne gittiyse de bir türlü ruhsatı alamamıştı. Belediye, emniyetin vermiş olduğu ruhsatı görmeden, işyeri açma ruhsatını vermiyordu. İki arada, bir derede kalmıştı. Zabıtalar birgün gelip, “size bir hafta müsaade ediyoruz, eğer ruhsat alınmaz ise burayı kapatmak durumundayız” diyerek, ihtar vermişlerdi. Bir hafta içinde hergün eminiyete gitmişti. Her gün evrakları sümen altı edip, hala imzadan çıkarmamışlardı. Artık son gündü. O gün, emniyetten ruhsatı aldı aldı, alamadı, ertesi gün dükkanının kapanması ihtimali büyüktü. Emniyet Müdürüne kadar çıkmıştı. Onun imzası bekleniyordu. Evrakları alıp, elden götürmüştü. Durumu izah etmesine rağmen, emniyet müdürünün verdiği cevap komikti. “Burada evraklar elden imzalanmaz” olmuştu. Sanki, dükkanın geleceğini çiziyordu. Devletin görevlileri, işlerini yapmıyorlardı. Babalarının çifliğiydi, sanki... Baktı ki emniyet müdürü de bu işi yapmayacaktı, bir dayı bulmalıydı kendine... İstemiye isetemiye buldu. Öğleden sonra emniyet müdürlüğünde ilgili birime gittiğinde, iki dakika da evraklar tamamlandı. Ruhsat işlerinden sorumlu memur, bir yerine iki adım atıyordu, evrağı yetiştirebilmek için... Böyle bir devlet mekanizması, garipti... Hiç tanıdığı olmayan vatandaş bu durumda ne yapabilirdi ki?

Ortağından ayrıldıktan sonra, işini bir süre devam ettirdi. Bu işten sıkıldığı için dükkanı devretmeyi düşünüyordu. Kira da ödemediği için, o vaziyette idare ediyordu. Mayıs sonu gibi dükkanı kapatmış, kendine bir çadır, bir de fotoğraf makinesi almıştı. Hazırlıklarını yaparak Bodrum Gümüşlük’e tatile gitti. Orada bir kamping vardı. İşletmecisi, Fransa’da uzun yıllar kalmış, emekli olduktan sonra, Gümüşlük’e yerleşmişti. Bir yer kiralamış, kamping olarak işletiyordu. Gümüşlük’e kalmak, tatil yapmak amacıyla ilk kez gidiyordu. Aylardan Haziran olmuştu. Kamping; hemen denizin kenarında bir yerdi. Konumu çok güzeldi. Bir bahçe içi idi. Bahçede birçok ağaç vardı. Okaliptus ağaçları iyi bir gölge sağlıyordu.

İnsan bahçe kapısından adım attığında, kumsala ayak basıyordı, beş-on adımla deniz... Kamp için her türlü imkan vardı. En güzel yer ise çardak kafesi idi. İyice sıcak bastığında, hemen bir deniz yapıp, çardak kafeye sığınıyordu müşteriler... O yıl, bir de sörf hocası gelmişti. Sörfleri, hem kiraya veriyor, hem de öğrenmek isteyenlere kurs veriyordu. Kendisi Almanyadan gelmiş, yirmi-otuz kadar da sörf getirmişti.

Bahçede, kendisine gösterilen yere çadırını kurmuştu. Çadırın üzerinde bir nar ağacı vardı. Sabah güneşinden çadırı çok güzel koruyordu. Bahçe yaklaşık üç-dört dönüm kadar bir alanı kapsıyordu. Ancak sahibi deniz kenarıda olan tarafından, iki parsel yeri satmıştı. O alana çok güzel bungalov evler yapılabilinirdi aslında ama sit alanı olması engelliyordu.

Sabahları kalktığında önce kahvaltısını yapar, sonra denize girerdi. Aslında, denizle pek arası iyi değildi. Güneşlenir, gider duşunu alır ve istirahate çekilirdi. Kamping sahibi ile tavla oynarlardı. Ara sıra Bodruma iner, tekne turuna katılırdı. Alış veriş yapar kampinge geri dönerdi. Tatilini bu şekilde geçirdi.

Eve geri geldi. Babası bir daireyi satmayı düşünüyordu. Bunu, O’da istiyordu. Belki işleri yoluna girerdi. Daire satılmıştı, ancak alan kişi parasını, iki ay sonra ödemeyi taahhüt etmişti. Çünkü, yeni emekli olmuş ikramiyesini faize yatırmıştı. Paranın günü iki ay sonra doluyordu. Bu arada mahallelerindeki bir kahvehaneye gidiyordu. Eve çok yakın üsetilik aynı sokakta idi. Hep mahalleden insanlar geliyordu. Bir süre aynı yere gittikten sonra, insanlar O’na garip bir şekilde davranıyorlardı. Genelde O’na gülüyorlardı. Bunun için bazen uzunca bir süre eve kapanıp kalıyordu.

Bu boşluk döneminden yararlanıp, Ankara’ya ablasını ziyarete gitmişti. Birkaç gün kalıp dönmek istiyordu. İlk gün sinemaya gitti ertesi gün pazardı. Herkes evde idi. O’da, ogün kendine bir program yapmamıştı diğerleride evde idi. Hep beraber, keyifli bir pazar geçirmişlerdi. Yeğenlerini çok seviyordu. Büyük yeğeni lise, küçüğü ise ilkokulu okuyordu. İkisininde ayrı ayrı özellikleri vardı. Büyük yeğeni çok aktif, çok konuşkan ve tuttuğunu koparan bir kişiliğe sahip idi. Çok insancıl, çok açık sözlüydü. Bu yüzden çok seviliyordu. Küçüğü ise; çok narin, özünde olanları paylaşmayı seven, basketbol sporu yapan... O da kendini başka türlü sevdiriyordu. İlerleyen zaman içerisinde başka yetenekleri de ortaya çıkacaktı. Büyüğü fıstık, küçüğü fındık yeğenleri idi, O’nun...

Ertesi gün çocuklar okula gitmişti. Ablası ve eşi onu beklemişlerdi. Beraber çıkacaklardı evden... Evden çıkmadan önce eniştesi beyaz birkaç dosya kağıdı uzatmıştı O’na... Üzerinde hiçbir şey yazmıyordu “Bitut bırak”, diyordu. Kağıdı tuttu “ver bana” diye söyledi eniştesi... Bu hareketin sebebini anlayamamıştı. Epeyce kafa yorduktan sonra bunun kriminolojik bir durum olduğunu algılamıştı. Peki, bu kağıt ne amaçlı kullanılacaktı. Bunu çözmek çok zordu. Birgün mutlaka ortaya çıkardı. Devinim geçiren hiçbirşey gizli kalmazdı. Ancak, hemen aklına gelmişti. “Bu kağıdı tutmamı neden istediniz?” diye sorduğunda, “tamam, bitti bu iş” diye karşılık almıştı. Ne işi bitmişti, ne olmuştuda böyle bir davranışla karşı karşıya kalmıştı.

Aslında bu davranış bir planın parçası gibiydi. Ablasına bir önceki geldiğinde eniştesinin bir akrabası ile karşılaşmıştı. Bu kişi bir polis şefiydi... Sohbet sırasında kendisine “emniyette parmak izin varmı?” diye sormuştu Oda; “bilardo salonu açarken, buna gereksinim duyuluyormuş, emniyetçe bir dosya oluşturulmuştu” diye yanıt vermişti. Olayları, birbiri ile ilişkilendirdiğinde, az çok nelerin olacağını kestirebiliyordu. Kesinlikle, kriminolojik bir durum diyordu kendi kendine... Ancak ne olduğunu bilmediği için bir soru işareti daha eklenmişti kafasına.

Bu olaydan bir süre sonra, baba ile araları soğumaya başlamıştı. Baba ile oğul arasına girmenin vebalini taşıyabilmek... Öyle zannediyordu ki, bu vebali kimse taşıyamazdı.

Eve dönmüştü. Artık, sattıkları dairenin parasını bekliyordu. Ne yapacaktı, bilemiyordu, çünkü, elini nereye atsa kuruyordu, korkar olmuştu, bir iş kurmaktan... Daireyi alan kişi faize yatırmış olduğu parayı faizi ile birlikte, noter kanalıyla onun üzerine geçirmişti. Faizin günü dolduğunda bankadan bir miktar para çekmişti. Araba almayı düşünüyordu. Bir arkadaşı ile beraber İstanbul’a gittiler.

Abisinin ofisine uğramıştı. Araba alacağını söyledi. Abi, tanıdığı bir yere göndermişti. Arkadaşı ile beraber orayı buldular. Ama istediği arabayı bulamamıştı. Yarım saat sonra, abisi de oraya geldi. Tanıdığı olduğu için çok rahat konuşuyordu. O’nun yapamayacağı bir pazarlıktı bu... Pazarlık sonunda ödeme yapıldı. Fabrikaya sipariş verildi. Artık arabayı beklemeleri gerekiyordu. Abisinin ofisine gittiler. Bir süre orada kaldılar. Ofisten ayrıldıktan sonra, arabayı aldıkları yerin merkez şubesine gittiler. Araba gece yarısına yakın bir saatte gelmişti. Gerekli işlemleri yapıp arkadaşı ile beraber yola çıktılar.

Bursa’ya uğrayacaklardı. Gece geç saatte olduğu için, Gemlik’te bir otelde konakladılar. Sabah uyandıklarında epeyce geç olmuştu. Kahvaltılarını yaptılar ve yola koyuldular. Bursa’ya ulaşmışlardı. İki saat içinde işlerini hallettiler ve geri dönüş başladı. Eve geldiklerinde hava kararmıştı. Arkadaşını bıraktı ve eve gitti.

Arabayla bir kaç kez maça gitmişlerdi deplasmana, mahalledeki arkadaşlarıyla... Uzun yol olduğu için, yorucu olmuştu O’nun için...

Bilardo salonunu kapattığından beri, mahalle dışına çıkmamıştı. Arabayı aldıktan sonra rahatlamıştı. Ankara’ya, İstanbul’a gidiyordu. Bu arada bir şey dikkatini çekmişti. Bütün giysilerinin cepleri sökük idi. Bilhassa astarlı yani mont, ceket, palto gibi giysilerinin... Buna bir anlam verememişti, dikilmiyordu da üstelik.

Salonu tekrar açmıştı, önceden tanıdığı bir çocuk vardı, onu yanına almıştı. Çocuk yeni nişanlıydı. Ona kiraya vermişti salonu... Evleninceye kadar iş kurması gerekiyordu. Çocukla anlaşmışlardı.Aylık kirayı belirlemişlerdi.Bu sefer,kendisi boşa çıkmıştı. Aslında, bilardo salonu işinden iyice sıkılmıştı. Daha önce çıkmış olduğu bilardo salonunun devredildiğini öğrenmişti. Başka bir arkadışı almıştı. Oraya gidiyordu. Başka bir gurup arkadaşıyla halı sahada futbol oynamaya başlamıştı. Hafta da bir gün... Bu iyi bir gelişmeydi. Bel ve bacak rahatsızlığından kurtulduğunun sinyalleriydi. Buna çok seviniyordu. Yirmi yıl olmuştu. Bu dile kolaydı. Yürüyemediği günler, gözünün önüne geliyordu. Ancak, yaşamın da bir düzelme olduğunu hissediyordu. Salona gittiğinde maça kızı, king, briç, batak v.s. oynuyorlardı. İyi bir gurup oluşmuştu, salonda... Dört kişi oyun oynar, on kişi oyun seyrederdi. Amaç yıkım değil, hem oynayanlar hem de seyredenler haz alırlardı. Oynanan oyundan... Dikkatini çekmişti. Bir bilmiyor lafı ortalıkta dolanıyordu. Ama neydi? Ne değildi? Çözememişti. Soruyordu. Cevap alamıyordu. Veya ben de bilmiyorum gibi cevap alıyordu. Bir gün yine oyuna otumuşlardı. Eline bir baktı “vay Emine Kadın’ın kağıdı, ne terso gelmiş”, karşısındaki “vay amaneyim, böyle kağıtmı olur be?...” diyordu. Oyunları zevkli geçiyordu.

Bazı günler, öğleden sonra ormana giderlerdi. Dört kişi, bir miktar et alırlardı, yanına domates, biber, salatalık v.s. Doğru temiz havaya... Havalar güzel olduğunda, çalı çırpıdan bir ateş yakarlardı, on dakikada köz oluşurdu. Bir ızgaraları vardı, o kadar... Taşları yanyana getirip, ızgarayı üzerine koydular mı, al sana doğal bir mangal... Hemen etleri sıralayıp, ekmek arası yapıp, birkaç parça domates, biber ile garnitürleyip, onu orada, ormanda yemek öyle güzel olurdu ki... Haftada, birkaç kez çıkarlardı, ormanlara...

Günleri, böyle akıp geçerken. İstanbul’da bir kız arkadaşı olmuştu. Bir yemekte tanışmışlardı. Yemekte tesadüfen yan yana oturmuşlardı. Evli bir kadın idi. Ancak, ayrı yaşıyorlardı. Yeni tanışmış olmalarına rağmen, sanki kırk yıllık arkadaş gibiydiler. Arkadaşı, boşanacağından bile bahsetmişti, kendisine... Ertesi hafta, O’nu evine davet etmişti. Bir, iki derken biribirlerine ısınmışlardı. Bir akşam, yemekten sonra, O, kanepeye geçmiş, televiyon izliyordu. Arkadaşı geldi, başını dizlerine yaslayıp uzandı. Beraberce televizyon seyrediyorlardı. Daha sonra güzel bir gece geçirmişlerdi. İki’de bir evlilikten söz ediyordu, O, sıkılıyordı. Bazen “olabilir” deyip geçiştiriyordu. Bir gün onlar evde yokken, eve biri gelmişti. Eve girdiler, bir de baktı kocası gelmiş. Canı sıkılmıştı ama belli etmemişti. Ancak, kocası başka biri ile yaşıyordu. Merabalaştılar, biraz sohbet ettiler ve eşi gitti.

O aralar seçim dönemiydi. Salonu seçim bürosu olarak kullanıyorlardı. Bir akşam partinin gecesi vardı. Beraberce İstanbul’dan gelip, geceye katılmışlardı. Gece bittikten sonra salona geldiler henüz büro ile ilgilenen arkadaşları gelmemişti.

Baktı ki arkadaşının dikkatini duvardaki ruhsatlar çekmişti. Bu durumu garipsemişti. Dükkanın, kendisine ait olduğunu söylemişti. Arkadaşını geceye getirmişti ama o salonla daha ilgiliydi. Hissettirmediğini veya O’nun algılamadığını zannediyordu ama... Biraz sonra, büro ile ilgilenen arkadaşı gelmişti. Onlarla da biraz sohbet ettikten sonra, yolcu yolunda gerek deyip yola çıktılar. İstanbul’da, eve geldiklerinde birhayli geç olmuştu. Saat, dört gibiydi. Yattılar. Ertesi gün sabah değil, öğleden sonra olmuştu kalktıklarında... Ama, düşünceleri eskisi gibi değildi. Bu iş bitecekti ama nasıl?... Bilemiyordu. Bir formül bulacaktı. Eve geri döndü ve uzunca bir süre aramadı. Daha sonra birkaç kez görüştüler ama...

Yaz gelmişti. Bayrama da bir-iki gün vardı. Bayramı, yine Bodrum’da, Gümüşlük’te geçirmeye karar verdi. Bir akşam, arabasına atladığı gibi ertesi gün Gümüşlük’e ulaşmıştı. Çok yorgundu. Hemen yerini ayarladı ve yattı. Uyandığında, akşam olmak üzereydi. Giyindi, yemek için Bodrum’a indi. Güzel bir yemekten sonra, yürüyüş yaptı ve geri döndü. Sabah erken kalkmıştı. Denizle pek arası iyi değildi, ama, yine de bir girip, çıktı. Güzel bir tatil geçirmişti. Kaldığı yerdeki insanları zaten tanıyordu. Bu yüzden, bir yabancılık çekmiyordu. Bir akşam kumsalda, ateş yakıp eylenmişlerdi, şarkılar-türküler söyleyerek... Ertesi akşam yine aynı gurup beraber kampingin bahçesinde bir masa kurup, yemek yemişlerdi. Son akşam ise kampingin sahibi ile beraber yemek yiyip, birkaç duble parlatmışlardı. Ertesi gün geri dönmüştü, eve...

O yaz, bilordo salonondaki guruplarından olan bir abilerinin oğlunun sünnet düğünü vardı. Düğünü, yukarıda orman içindeki tesislerde yapmayı düşünüyordu. Gurup, bir gün önce giderek, bütün düzeni ayarlaymışlardı. İki kişi orada kalmış, diğerleri dönmüşlerdi. Sabah, şehir dışından gelen misafirlerle birlikte yukarı çıkmışlardı. Güzel bir tören, iyi bir eğlence olmuştu.

Yavaş yavaş sattıkları dairenin parası eriyordu. Ne yapacağına bir karar verememişti. O aralar, çıkmış olduğu bilardo salonunda çalışan bir çocuk, “abi, ben kürk hayvanı besleyip, satacağım” demişti. Bunun üzerine, beraberce bu işi yapmaya karar verdiler. Ancak, bunun için dükkanda ufak bir tadilat yapması gerekiyordu. Bilardo masalarını söküp, dükkanın arka tarafına taşımıştı. Büyük olan dükkanı, kahvehane olarak devam ettirecekti. Küçük olan dükkanı tekrar ikiye bölüp, ön tarafı ofis, arka tarafı ise kümes olarak kullanacaktı. Ortağı ile birlikte, bir şirket kurmuşlardı. Uzun vadeli bir işti. Kahvehanenin geliri O’nun idi. Diğer işten elde edilecek gelir bölüşülecekti.

Bu işi gerçekleştirebilmek için, arabasını satacaktı. İstanbul’da bir arkadaşı vardı. Onunla telefonla görüştü ve İstanbul’a geçti. Beraberce bir galeriye gittiler. Arkadaşının tanıdığı idi galerici... Adama sordu yekten “kaç para verirsin” mesela yüzelli dedi. Arkadaşı içeri çağırdı galericiyi, beraber konuştular. Galerici birden yüzkırka indi. O’na söyleseydi, arkadaşına komisyonunu verirdi. Noter satışını yaptı ve geri döndü. Parasını peşin almıştı.

Arabasız olmuyordu. Araba almak için, Ankara’ya pazara gitmişti. Küçük bir araba almak istiyordu. Pazarı dolaştı. Amerikan Ford Granada görmüştü. Araba bindokuzyüz yetmişbeş model ve yayla gibiydi. Dört silindirli, binaltıyüz motordu. Diğer Amerikan arabaları gibi, çok benzin yakmıyordu. Üstelik ilk eldi. Fiyatta anlaştılar ve arabayı aldı. Geri döndü. Önceki arabası ile iş konusunda bir ön araştırma yapmıştı. Seferihisar ve Denizli’ye giderek, buradaki yerleri görmüştü. Denizli’de ki fiyatlar daha cazipti. Ortağı ile bu konuda konuştular ve kürk hayvanlarını, Denizli’den almaya karar verdiler.

Beraberce Denizli’ye gittiler. Firma sahibi bir veterinerdi. Ortağı ile beraber daha detaylı bilgi aldılar. Hayvanların yendiğini de söylemişti Veteriner Bey... Böylece iç rahatlığı ile iyi bir alışveriş yaptıklarına kanaat getirdiler. Hayvanları, daha sonra firma sahibi getirecekti, yaklaşık bir hafta sonra... Geri döndüler. Kalan ufak tefek işleri de hallettikten sonra, beklemeye başladılar hayvanları... Bu arada, kahvehaneyi işletmeye açmışlardı. Orayla, ortağı ilgileniyordu. Akmasa da, damlıyordu. Kahvehane idare ediyordu kendisini... Bir kaç kez, diğer salondaki arkadaşları da gelmişti. Ancak, insanların bu işe aklı ermiyordu. Hayvan hakları savunucuları olmaya başlamışlardı, kendi çevresinde olan insanlar... Bir gün O, firma sahibinin yalan söylediğini öğrendi. Hayvanların derileri, kesilerek işlenmiyordu. Yaptıklar bir vahşetti. Hayvanları kimi zaman şırınga ile, kimi zaman ise gaz odasında katlederek öldürüyorlar, sonra derisini alıyorlardı. Bunu öğrendiği zaman, kendisine ait hayvanları arabasına yükledi ve Denizli’ye gidip geri teslim etti. Bu arada, kahvehaneyi devretmişti. Hayvanlar için ödemiş olduğu parayı aldı ve İstanbul’a geçti. Belki bir iş bulabilirim umuduyla... Orada tanıdığı insanlar vardı. Onların yardımıyla, birkaç girişimde bulundu. Ancak, kof çıkmıştı. İstanbul’dan, Kıbrıs’a gitmeyi düşündü. Uzun bir yolculuktan sonra, Taşucun’a ulaşmıştı.

Artık yavaş yavaş kendine güven gelmeye başlamıştı. Fizyolojik rahatlığı sayesinde... Hastalığı geçmişti. Ya da... Yok yok geçmişti. Bundan emin idi. Bu sefer psikolojik çöküntü içindeydi. Çünkü, yine bir işi başaramamıştı. Bir türlü işleri yoluna girmiyordu. Bu kadar yatırım, bu kadar emek hiç sonuç vermemişti. Ancak, şunu daha iyi görmüştü. Kahvelere gidip kah kah, kih kih ederken arkadaş görünenler, kendisi iş yeri açtığında ortalıkta görünmemişlerdi. Bu güzel bir tecrübe idi, O’nun için... İnsanlara kızmaya hakkı yoktu. Tedbirli olsaydı. Taşucuna gelmeden, Anamur’da bir vekaletname yaptırdı baba adına ve eve gönderdi. Şirketin işlerinin takibi ve kapatılması için...

Taşucun’dan, Kıbrıs için feribot, hergün vardı. Ancak; Anamur’da noterde, işlemleri yaptırdıktan sonra, kimliğini unutmuştu. Geri dönüp kimliğini almak zorunda kaldı. Tekrar geri geldiğinde, feribotun gece geç saatlerde hareket edeceğini öğrendi. Feribot biletini aldı arabanın işlemlerini yaptırdı ve Cennet-Cehennemi gezdi. İkiside bir çukurdan ibretti. Cennet; geniş ve oval bir çukurdu. Dolayısıyla, güneş alabilen bir yerdi. Burada çeşitli ağaçlar vardı. Bunlar, ya dikilmişti, ya da zamanla oluşmuşlardı. En dip kısmında ise büyük ve geniş bir mağara vardı. Mağaranın içinde, sarkıtlar ve dikitler oluşmuş, güzel bir görünüm veriyorlardı. Cehennem’in ise silindirik bir görünümü vardı. Cennetin kaplamış olduğu alandan, çok çok küçüktü. Hiç bir özelliği yoktu. Görüntüsü çorak bir araziden daha kötüydü. Cennetin biraz ilersinde, aşağıya merdivenlerle inilen bir mağra vardı. Merdivenleri çok dardı. Kilolu bir kişinin oradan inmesi zordu. Veya, hiç inemeyebilirdi. Aşağıya inildiğinde, sarkıt ve dikitlerle karşılaşıyordu insanlar... Bu mağara, Alanya Damlataş Mağarası’nın bir başka versiyonuydu. Kış dönemi dolduğu için, buraları gezen insanlar, yok denecek kadar azdı.

Acıkmıştı. O çevrede birkaç yerde ilişmişti gözüne “Gözleme” diye... Birinin önünde durdu. Sordu “gözleme yapıyor musunuz?” Kış dönemi olduğu için kapalıydılar. Önemli değildi. Taşucu yakındı. Geri döndü, güzelce karnını doyurmuştu. Vakit geçmiyordu. Daha feribotun hareketine epeyce zaman vardı. Bir gazete aldı. Hatim edercesine okumuştu. Bir başka gazete aldı. Onu da öyle okudu. Neyse ki hareket saatı yaklaşmıştı. Biraz birşeyler daha atıştırmıştı. Hazırlığını yaptı. Arabalar feribota alınıyordu çünkü... Arabalardan hariç, onlarca kasa sebze ve meyve yüklenmişti. Bu yiyecekler, Kıbrıs’ta ki askeri birliklere gidiyormuş. “O”, arabada yatmayı düşünüyordu ama o bölümde insanları bırakmıyorlardı. Tehlikeli olabilir diye... Herhangi bir batma durumunda kapı (yani asansör, kapı vazifesi görüyordu), kapalı olduğu için, dışarı çıkabilmek olanaksızdı. Arabaları aşağıya indirdiler. Birkaç araç daha aşağıya park ettiler. “O” ve diğer araç sahipleri asansörle yukarı çıkmışlardı daha sonra... Gece soğuk oluyordu. Kış dönemiydi çünkü... Onun için, iç kısımda kendine bir yer bulmuştu. Televizyon da vardı. Vakit epeyce ilerlemişti. Uyumak için, kafasını koyabileceği bir yer aramıştı. Bir yer buldu ve uyudu.

Uyandığında sabah olmuştu. İnsan seslerine uyanmıştı. Kafasını kaldırdı, etrafa şöyle bir baktı, Girne Limanı’na az bir mesafe kalmıştı. Kalktı ve elini yüzünü yıkadı. Sonra aşağıya indi. Yavaş yavaş bütün araçlar dışarı çıkarıldı. Kapıdan, doksan gün kalabilir ve çalışamaz ibaresiyle bir belge verdiler. Kıbrıs’a girmişti. Aslında iş için gelmişti ama nasıl başaracaktı bunu bilemiyordu. Önce, Girne Marina çevresinde araştırdı. Orada birçok restaurant, bar vardı. Burada istediğini elde edememişti. Girne’den, Lefkoşe’ye geçerken arabası arızalandı. Rotlarda bir problem vardı. Tekerleklerden biri açma yapmıştı. Sol rot başında bir oynama olmuştu. Tamirciye götürdüyse de, bunun tamirini gerçekleştiremeyeceğini söylemişti. Çünka, parçası yoktu, orada... Tamirci, “ben iyice sıkayım daha sonra yaptırırsır” dedi. Ancak, bir süre sonra tekrar aynı durumu yaşadı. Aslında pek korkulacak birşey yoktu ama lastik yiyordu. Artık o şekilde gitmesi gerekiyordu. Ne Lefkoşa, ne de Lefke-Yeşilyurt civarlarında iş bulamamıştı. Bir tek Magosa kalmıştı. O tarafa yöneldi. Trafik soldan işlediği için, çok zorlanıyordu. Bazen sağ şeride geçiveriyordu. Magosa’ya gelmişti şöyle bir dolaştı. Yanlışlıkla, Maraş tarafına geçiyordu. Orası yasaktı. Son anda farketti ve geri Magosa’ya döndü. Birkaç yerle konuştu, yine iş yoktu, Magosa’dan kalkan feribotlarla geri dönmeyi düşündü Ancak, iki gün sonra bir feribot vardı. O gün, Girneye geri döndü. Feribot sabah vardı. Arabayı limanın parkına çekerek, orada sabahladı. Biraz üşümüştü ama, ne yapabilirdi ki?... Sabah biletini aldı. Feribot hemen hareket ediyordu. Kapıdan geçti. Arabayı feribota yerleştirdi ve yukarı çıktı. Diğer araç sahipleriyle epeyce sohbet ederek, vakit geçirmişlerdi. Daha sonra biraz kestirdi. Uyandığında Taşucu İskelesi görünüyordu. Bir çay içti, kendine gelmişti. Burada, feribot iskeleye yanaşmıştı. Bütün araçlar, feribottan indi ve sıraya geçtiler, kapıya doğru... Bu arada yanına bir çocuk gelmişti. “Abi bizim de iki küçük parça eşyamız var, onların arabayla geçmesine izin veriyorlar, onları alır mısın?” diye sordu. Düşündü. Burası gümrük kapısı ne olur, ne olmazdı. “Hayır, alamam” demişti Zaten çocukta fazla üstelememişti. Sıra O’na gelmişti, kapıdan geçmek için... Evraklarını gösterdi. Geçiş izni verildi ve artık Türkiye’de idi. Hemen Silifke’ye geçti. Sanayi çarşısına... Tamirci arabaya baktı, “buna tornada bir parça yaptıracağız, onu takacağız, başka çaresi yok bunun” dedi. Derin bir nefes almıştı. Arabası onarılabilinecekti. İstanbul’a gidecekti. O halde, o yolu nasıl katedebilirdi ki... Neyse ki araba tamir oldu.

Yola çıkacaktı artık... Benzin aldı ve “Konya ya nereden gidebilirim?” diye sordu, istasyonda çalışanlara... Tarif etmişlerdi. Zaten yolda, bulundukları yerden görünüyordu. Yola çıktı. Yavaş yavaş gidiyordu. Konya üzerinden gitmeyi tercih sebebi, Mevlana’yı ziyaret edecekti. Felsefesi çok güzel diye düşünürdü hep... “Kim olursan ol, yine gel”. Ateistleri bile çağırıyordu. Aslında, “ne olacak, ateist işte deyip geçmemek gerekirdi. Çünkü, o insanlar doğru ve dürüst yaşamayı kendilerine” ilke edinmişlerdi. Bazı inanç sahiplerinden daha doğru, daha dürüst yaşadıklarını söyleyebilirdi rahatlıkla... Sadece siyasi söylemleri farklı idi. Bu, şunun göstergesiydi. Madde ve ruhun (maneviyatın) ayrı ayrı görüntüsü idi. Maddeciler ve maneviyatçılar... O’nun düşüncesi ise; maddi bilimler ile manevi bilimlerin dengesinin sağlanmasıydı. Önemli olan bu dengeyi yakalayıp, ona göre yaşayabilmekti. Aslında, maddi ve manevi değerler arasında bir köprü oluşturabilmek...

Böyle düşünürken, bir de baktı ki akşam olmuş, Konya’ya ulaşmıştı. Sokak lambaları yanıyordu. Önce Mevlana’yı ziyaret etmişti. Akşam olduğu için, ziyaretini dışarıdan gerçekleştirmişti. Çünkü, ziyaret yeri kapalıydı. Ziyaretinin sebebi medet ummak değil, felsefesine verdiği önem idi. Akşam yemeğini yemiş, tekrar yola koyulmuştu. Önce Eskişehir daha sonra ise İstanbul’a geçecekti. Hayatı ne şekilde yaşayacaktı, bilemiyordu. Kim bile biliyordu ki zaten...

Eskişehir yakınlarında uykusu gelmiş, çekmiş bir benzin istasyonuna uyumuştu. Sabah uyandığında ise, güneş yeni doğuyordu. Şafak atmıştı ama, güneş ışınları henüz bulunduğu yere ulaşamamıştı. Etrafına bakındı, Çorba içebileceği bir yer yoktu. Hareket etti. Eskişehir’i geçmişti. Bir tabela gördü, Bozüyük yazıyordu... Devam etti. İlçe merkezine girmişti. Büyükçe bir cadde, sağlı sollu dükkanlar... Camın birinde bir yazı dikkatini çekmişti. Büyük harflerle ÇORBA yazıyordu. Hemen durdu, park etti ve içeriye girdi. Sabah sabah güzel bir kelle paça ne güzel olur diye düşünürken, “İşkembe, mercimek, ezo, kelle paça” diye garson karşısına dikilivermişti. O, “günaydın, kelle paça”, “tamam abi” diyerek geri gitti garson... Lavobayı kapının girişinde görmüştü. Ellerini yıkadı. Hava soğuktu. Küçük bir ördek soba yanıyordu. Onun yanındaki masaya ilişivermişti. Çorbası gelinceye kadar, ellerini ısıttı. Ellerini yıkadığı su da buz gibiydi çünkü... Çorbadan bir kaşık aldı, ohh dedirtecek kadar hem lezzetli, hem de sıcaktı. İçinin ısındığını hissetmişti birden... Çorbayı bitirdi, biraz daha ısınmıştı. Cigarasını yaktı. “Abi, çay..” Dedi bir ses, kafasını salladı içerim anlamında... Çay ve sigara, ikisi beraber ne gidiyordu. İyice ısınmıştı. Hesabını ödedi ve tekrar yola çıktı. Parası tükenmeye yüztutmuştu. Bilecik, Adapazarı, İzmit, nihayet İstanbul’a ulaşmıştı.

Ertesi gün, önceki arabasını beraber sattıkları arkadaşını telefonla arayıp, bu arabayı da satacağını söyledi. “Tamam yarın, dükkana gel” demişti. Ertesi gün dükkana gitti. Arkadaşı birkaç yere telefon etti. O gün bir şey elde edememişlerdi. Bir gün sonra bir galeriye gittiler. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlardı. Arabayı bıraktı, parasını aldı ve oradan ayrıldı. Arkadaşına teşekkür etti ve iş aramaya koyuldu. Bir gazete aldı. Önce kalacak bir yer bulmayı düşünüyordu. İlanların kiralık sütunlarına göz atıyordu. Eşyalı bir oda görmüştü, kiralık... Telefon etti. Etiler’de bir aile yanında idi. Gitti yeri gördü. Peşinatı ödedi ve iki gün sonra geleceğini söyleyerek, oradan ayrıldı.

Dişinde bir problem olduğunu düşünüyordu. Diline batıyordu çünkü... Dişçiye gitti. Dişçi şöyle bir baktı. Eski bir dolgu yerini tamir edeceğini söylemişti. Dişçiyi biraz tanıyordu. Dolgusunu yaptırdı. Oradan ayrıldı. Ertesi gün, kiraladığı eve eşyalarıyla birlikte gitmişti. En azından bir odası vardı. Bir kaç gün iş için dolaştı. Gazetelerin, iş ilanlarını her gün gözden geçiriyordu. Bir hafta geçmiş hala bir iş bulamamıştı. Mesleği olmadığı için, istediği bir işi bulamıyordu.

İnsanın bir mesleğinin olması gerektiğini çok iyi anlamıştı ama O, ne okuyabilmiş, ne de bir meslek sahibi olabilmişti. Bazen, insanlara koltuk değnekliği yapmak, o insanları ayakta tutuyordu. İnsanlar, hiç düşünmüyordu ki, koltuk değnekliği bir inşaatın temeli gibi bir şeydi. O temel sağlam atılmazsa, ayakta kalamazlardı. Bunu göremiyorlardı.

Sonuçta, İstanbul’da bir iş bulamamıştı. İzmir’e geçti. Torbalı’da, köpek ve at çiftliği vardı. Bir gazete de görmüştü. Oraya gitti, konuştu. Onlar da atlarla ilgilenebilecek birini arıyorlardı. Bu işi hiç bilmediğini, ama kısa zamanda öğrenebileceğini belirtti. Onlar da kabul ettiler. Çiftlikte, sekiz tane at vardı. Sabah ve akşam olmak üzere, yemleri veriliyordu. Pazartesi günleri ise ahırların tabanı temizlenip, yeni saman seriliyordu. Ahırların önü geniş bir alandı. Orada, atlar eğitiliyor, haftanın her günü at binmeye gelenler oluyordu, bu geniş ve düz alanda... Cumartesi, Pazar günleri daha kalabalık oluyordu. Ahırların yanında, iki odalı bir lojmanları vardı. Yemek, çiftlik sahibine aitti. Kendisi, kahvaltılıklarını alıyordu.

Günlük işi hiç bitmiyordu. Eyerlerin bakımı bitiyor, dizginlerin bakımı geliyordu. Onlar bitiyor, atların bakımı, eğitimi... Eğitim işine “O”, karışmıyordu. Çünkü, bu konuda bilgisi yoktu. Hele hele Cumartesi-Pazar hiç vakti olmuyordu. Bu şekilde iki ay geçirmişti. Fiziksel olarak çalıştığı için, bu ona çok iyi gelmişti. Kendisini, dinç hissediyordu. Ara sıra at biniyordu. İşi çabuk öğrendi sayılırdı. Eksikleri de yok değildi hani... İlk etapta atlara yaklaşırken biraz çekingen idi. Daha sonra, alışmıştı. Bir tanesi daha iki yaşında idi. O, ahıra girdiği zaman hemen şaha kalkar, zorluk çıkarırdı. Onun ahırına girerken, yanına bir kamçı alır, öyle girerdi içeri... Korkutmak amacıyla... Ne yapacağı belli olmazdı. Kamçıyı hissedince hiç kıpırdamazdı. Adı Dirk idi. Onun yanında Good Bless You diye bir at vardı. Pansiyoner olarak kalıyordu. Dirk’in diğer yanıda Hayrullah, onun yanında Angel, Kinas, Suzan... Kinas, Dirk’in annesiydi...

Lojmanda, Romen bir arkadaşı ile beraber kalıyordu. Çiftlikte ondan hariç, iki Romen daha vardı. Romanya’nın kuzey taraflarında yaşadığını, evli ve iki çocuğu olduğunu söylüyordu. “O” oradayken, on günlüğüne Romanya’ya gidip dönmüştü. Köpeklerle ilgileniyordu. İyi bir bakıcıydı, ama biraz şımarıktı. Herşey, benim istediğim şekilde olsun isterdi. “O” ise, pek fazla muhattap olmazdı onunla... Ortak hareket ettikleri yemek konusu vardı, yemekleri beraberce yerlerdi o kadar... O’na bulaşık yıkamak, arkadaşına ise yemek yapmak işi düşmüştü. Bir gün izin kullanmıştı. İzmir’e gitmişti. Akşama kadar gezdi, eğlendi. Döndüğünde, yerine birini bulduklarını, işi birakabileceğini söylemişlerdi. Çünkü, ahırda bir atı bağlı unumuştu. Bu bir düzmece plandı. Sesini çıkarmamıştı. “Tamam, yalnız bu akşam burada kalabilir miyim?” diye sordu. “Elbette” cevabını almıştı. Sabah, bütün atlarla vedalaştı ve çiftliğin sahibi, arabası ile şoseye kadar getirdi, parasını verdi ve vedalaştılar.

İzmir’e gelmişti. Bir otel buldu. Geceyi orada geçirdi ve ertesi gün eve döndü. Birkaç gün bilardo salonuna gitmişti. Vakit geçirmeye çalışıyordu ama sonuçta ne olacaktı? Bu şekildeki yaşam O’na ne verecekti? Biliyordu ki hiç bir şey... Ama, ne yapmalıydı?

Bir akşam, iki yazı hazırlayıp, günlük çıkan bir gazeteye götürmüştü. Yazı işleri müdürü ile görüştükten sona yazıları kabul edilmişti. Gazete, günlük çıkıyordu. O, haftada iki yazı yazıyordu. Gazetede ki sohbetler güzel oluyordu.

Günler böyle geçerken, yaz da gelmişti. İyi bir dinlenceye ihtiyacı vardı. Bir onbeş gün tatil yapmak istiyordu. Epeyce stres altına girmişti. Yine Bodrum, yine Gümüşlük’e gitmişti. Güzel bir dinlenti olmuştu, O’nun için...

Döndükten sonra, yazılarına yine devam etmişti. Ancak, içinde her zaman bir sıkıntı vardı. Bu en az on yıldan beri devam ediyordu. Evde sürekli bir huzusuzluk hakimdi. Karar verdi. Bir hocaya gitmeye... İstanbul’da biri vardı. Onu, televizyonda görmüştü. Telefonunu buldu. Randevu aldı. O gün geldiğinde randevusuna gitti. Bir bayandı, gittiği hoca.. Diğer hocalara hiç benzemiyordu. Gayet iyi ve yakın bir insandı.. Su falına bakıyordu. Başladı anlatmaya; “senin bu şekilde, iki yakan bir araya gelmez. Ne yaparsan yap, ne kadar paran olursa olsun sürekli o parayı harcarsın, sonunda nereye gittiği belli olmaz. İş kurarsın kısa sürede kapatırsın, mutlaka bunun çözümlenmesi lazım. Bu benim bilgilerimi de aşıyor. Eğer istersen, bir hoca var. Seni oraya göndereyim” dedi. Hoca hanım çok iyi bir insandı. O insanın, bu şekilde “davranması, O’na güven vermişti. Hocahanıma sordu “ben de fala bakabilir miyim?” Diye... Hoca hamın ise “bu konuda ben sana berşey söyleyemem. Hocaya git bakalım, ama babanla git. Ancak benim fikrimi soracak olursan, bu tür işlere hiç girme” demişti. “Niçin?” diye sordu, yanıt alamamıştı. Teşekkür ederek, oradan ayrıldı.

Eve geldiğinde babasına, bu hocanın kendisinin rahatsızlığıyla ilgili yeterli bilgiye sahip olmadığını, bir başka hoca olduğunu... Ona gitmeleri gerektiğini söyledi. Babası gitmek istemedi. İstanbul’da gittiği hocahanımla babasını görüştürdü. Hocahanım, babasını ikna etmişti. Derin hocaya telefon ettiler. Ona da ulaşmak, belli bir prosedürü gerektiriyordu. Önce bir başka yere gittiler. Gittikleri kişi, onlara evi tarif etmişti.

Eve gittiler. Sabah erken saatti. Yani sekizbuçuk-dokuz arası idi. Onları küçük fakat sevimli bir odaya (Yani, bazı evlerde odaya girildiğinde, oda size hoşgeldiniz der gibidir ya.. Öyle bir oda idi.) aldılar. Bir müddet sonra hoca geldi. Babası ile hoca dışarıda biraz konuştular. Sonra içeri girdiler. Havadan, sudan konuşurlarken, hoca, “sana yardım edeceğim” demişti. O ise; “hocam salt müslümanlara değil, size gelen bütün insanlara da yardım edermisiniz? Diye sorduğunda, hoca; “tabi ki” diye yanıt vermeşti. Hoca devam etmişti. “Belki islama ısınırlar, ısınırsın...” Diye.. O, olabilir diye yanıt vermişti. Çünkü ne ile karşılaşacağını bilmiyordu.

Hoca; ana adını, doğum tarihini sorduktan sonra, bir hesaplar yaptı ve kitap açtı. O’na “içinde bir korku var, neden korkuyorsun?” dedi. O,  “bu bir korku değil, tereddüt...” diye cevaplamıştı. Hiçbir şeyden haberi olmuyordu çünkü... Ülkede, büyükçe bir toplum kesiminde herşey babadan sorulduğu için baba da kendisine sorulanları aktarmadığı için, hep acabalarla yaşıyordu. Bu da, tereddütle yaşamasına neden oluyordu. Aslında kendinden emindi, ama etrafında gelişen olaylardan da haberi olmalıydı. Kendisini, ona göre ayarlamalı, hayatını kontrol altında tutabilmeliydi. Kendinden emin olması, acabaları silmiyordu. Evde soruyordu hep, “bir şeymi var? Neler oluyor? Kendimi hep huzursuz hissediyorum. Bunun bir nedeni olmalı?...” Diye... Ancak, hiç bir yanıt alamıyordu. O’da biliyordu. Bir insanın işleri, insan ilişkileri, ailevi ilişkileri, çevreyle olan diyaloğu bu kadar düzensiz, bu kadar cılız, bu kadar ters olamazdı. Kendine dönüyor soruyor bir yanlışlık göremiyordu. Evdekilere soruyor, cevap alamıyordu. Bir terslik vardı, yanlış giden bir şey vardı, sanki... Hayatı, başkaları tarafından düzenlenip, hayata yanlış olarak geçiriliyordu ve bu da insanların O’nu yanlış anlamalasına neden oluyordu. Hocaya gitmeye de bu yüzden karar vermişti. Ayrıca, şimdiye kadar kendisine, gizli ilimler yolu ile islami normlarla, bir takım negatif tesirler verildiği için, aynı normlarla, pozitif tesirler alamayı düşünüyordu. Hoca, korkudan bahsedince komik gelmişti. Neden korkacaktı. Korku; insanı, doğru yoldan ayırabilen bir duygu idi.

Konuşma aşaması bitmişti. Hoca, birşeyler yazmaya başlamıştı. Yazma işlemi bitince hoca; “bunu boynundan hiç çıkarma” demişti. Babasına da, kare içine yazılmış bir kağıt vermişti. Babası odadan önce çıkmıştı. O, hocaya; “ben de fala bakabilirmiyim?” diye sordu. Hoca ise; “siz şimdi gidin, aradan bir zaman geçsin” demişti. Eve geldiklerinde, o kare içine yazılmış olan yazıları, bir kavanoz içine koydular, su ile birlikte... Hergün o sudan içiyordu. İçindeki sıkıntı ise gün geçtikçe azalıyordu. Ferahlamaya başlamıştı. Hatırlıyordu ki, en az on yıldan beri rüya görmüyordu. Rüyalar bile görmeye başlamıştı. Demek ki, içindeki sıkıntının, birtakım sebepleri varmış. Bazen, hoca ile telefonla görüşüyorlardı. Yine bir gün, böyle konuşurlarken, hoca O’nu çağırdı. Gününü belli ettiler, o gün gitti. Dedi, “sana yardım edeceğim” yine bir kağıda, öyle zannediyordu ki, bir ayet yazdı ve O’na verdi. Hoca, “bunu bir gül, bir elma veya... ağacının köküne, ikindi vakti gömeceksin, bir gülün köküne gömersen daha iyidir” dedi. “Gömmeden önce bir kova su yapıp, bu kağıdı onun içine koyacaksın ve suyu başından aşağı dökeceksin, hiç kurulanmayacaksın. Ertesi gün ikindi vakti bir ağacın köküne gömersin. Sabah ve ikindi namazlarını da kılacaksın, dediklerimi de yapacaksın, yoksa darmadağın ederim” demişti.

Kağıdı aldı, bir başka kağıda sarıp, cebine koydu. Bir de şu kitapları alacaksın demişti hoca; “gizli ilimler, bunları Ankara’da Hacı Bayram Camii’nin eterafındaki kitapçılarda bulabilirsin” diye söylemişti.

Eve gider gitmez, duşunu uygun şekilde almıştı. Ertesi gün kağıdı ikindi vakti, bahçelerindeki  bir gülün dibine gömdü. Bunların hepsi güzel de, tehditvari konuşması çok komiğine gitmişti. Belirli bir düzeye gelmiş, insan olarak nitelendirilebilecek olan bir kişinin, bu şekilde konuşması doğrusu garipti. Bu davranış hocaya göre doğru olabilirdi. Çünkü, sosyal bilimler eksikliği vardı, hocada... Ankara’ya gidip, kitaplarını da almıştı. Onları incelemeye başlamıştı. Kitaplara bir baktı, daha önce bilmediği şeyler karşısına çıkmıştı. Halk arasındaki ismiyle, resmen bir büyü kitabı idi, bu iki cilt... O’nun düşüncelerinde, insana zarar vermek yoktu. Burada, görmüş olduğu bazı paragraflar zarar verici, bazıları ise iyi nitelikteki tesirlerdi. Bunları kullanmak insanların geleceğine, ya iyi tesirler vermek, ya da insanın hayatını zehir etmek demekti. Bu hiç kimsenin harcı değildi, insanların geleceği ile oynamak!... İlaveli kadercilik bu olmalıydı. Bu kitapları, iyice inceledikten sonra yakmıştı. Buradan şunu çıkarmıştı. Allah’ın kader diye iletmiş olduğu olguya, şeyhler, gizli ilimlerin vasıtasıyla insanlar üzerinde kurmuş oldukları etkiyi de ilave ederek yeni bir kader anlayışı ortaya çıkartmışlardı. Bu kimin haddine idi. Gizli ilimleri, genelde tarikat şeyhleri ve müridleri uyguladıkları için, kader anlayışını bu şekilde yaygınlaştırırken, şunu da unutmamışlar. Bizim dediğimizi yaparsanız iyi, yapmazsanın bir baskı mekanizması daha oluşturmuşlar, şöyle ki; istediklerini yaptırıncaya kadar dedikodu, iftira, yalan hepsi serbest bunlara... Niçin? Çünkü, ilahiyatı sedece onlar biliyorlar, gizli ilimlerde ellerinde bir silah... Kader; bir insanın geleceğini bir kişi veya bir gurubun direkt etkilemesi olarak değerlendirilirse, etkileşimde, spekülatif davranışlarda bulunan gurubun veya bireyin, sanki ayrıcalığı var gibi bir durum ortaya çıkıyordu. Rehber kitaplarda, böyle ayrıcalıklı kişilerden veya gruplardan bahsediliyor muydu? Rehber kitaplarda, iftira edenlere, gıybet yapanlara, yalan ile iştigal edenelere nasıl bir uygulama yapılması gerektiği anlatılmıyor muydu?

İslamda ruhban sınıfı yok denmekteydi. Peki şeyhlerin görevi neydi? Bu nokta da, eğri oturup, doğru konuşmak gerekiyordu. Şeyhleri, ruhsal şifacı olarak değerlendirmek gerekiyordu. Bu insanların toplum içinde mutlaka bir yerleri olmalıydı, ancak ayrıcalıkları olmamalıydı.

Yine bu insanlar inançları ticaretten çıkarıp, hasta insanlara, Allah rızası için şifa vermeliydiler. Birçok insanın düşünceleri böyleydi. Şeyhler, niçin diyanet işleri bünyesinde toplanmıyorlardı? Çünkü...

Bu dönemde yoğun düşünceler içine girmişti. Bu arada, bahçede ki gülün dibine gömdüğü kağıt, etkisini göstermişti. Bir gül çiçeği, tomurcuğa kalkmıştı. Bunu, hocayla telefonda konuştuktan sonra, bir gün kararlaştırmışlar ve o gün hocanın yanına gitmişti. Hocanın el vermesi gerekiyordu artık, ama bir kaç defa hocanın yanına gidip geldiği halde, hoca el vermek istemiyordu. Çünkü O, namaz kılmıyordu. Eğer yapacağı ibadete bu kadar baskı ile müdahale edilecekti ise, hiç baştan başlanmamalıymış diye düşünüyordu. O’na göre ibadet doğruyu yaşamaktı. Eğer, insanlara zarar vermeden, onlarla iyi bir şekilde yaşanabiliniyorsa en iyi ibadetti, O’nun için... Rehber kitaplar bunu kapsıyordu. Şeklen ibadet yavan geliyordu O’na... En son hocaya gittiğinde, el verir gibi davranıp, bundan sonra iyi çalış demişti. Arapça ders veriyordu, hoca... (Ticaretin bir noktası...) Ders almaya gel dememişti O’na... Neye göre çalışacaktı. Hoca O’na yalan söylemişti. Böylesi daha iyi olmuştu. Özgür iradesiyle, inançlarını yaşayabilecekti... Zaten, ders almaya gel deseydi bile gitmeyecekti.

Özgür irade ile yaşamak, hukukun üstünlüğünü tanımaktı. Eğer, şeyhlerin iradeleriyle yaşamak istenirse, hukukun üstünlüğü nasıl sağlanabilecekti.

Biriyle tanışmıştı. Tarikatler hakkında bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. O’na, “eğer bir tarikata üye olunursa, başı sıkıştığında şeyh, hertürlü yardımı yapıp, o zorluktan kurtarıyormuş. Acaba bu şeyhlerin nasıl bir sistemi vardı da, o zorlukların üstesinden geliyordu. Tarikatlarda birçok mürid biribirini tanımıyordu. Şeyh, bunlarla irtibata geçip, yapmaları gereken şeyleri söylüyor ve bir takım zorluklar aşılıyordu. Yaşadığı ülke; şeyhler, müridler, dervişler ve meczuplar ülkesimiydi? Yoksa, demokratik hukuk devleti miydi?

Tarikate mensup olan müridler, burada edepli, terbiyeli, inançlı... olarak yetiştiklerini söylemekteler. Yalnızca tarikat saflarında mı insanlar terbiyeli, edepli, inançlı olarak yetişiyorlardı?...

İnsanın, birey olabilmesi için, önce özgür iradesini kullanması gerekmekteydi. Şeyhin söylediği herşeyi kabul edip, onlar uygulanırsa, buna kula kulluk etmek denirdi. İnançlarda; kula kulluk mu etmek vardı? Yoksa, Allaha’mı kulluk edilmeliydi? Bu tür gelenekler artık bırakılmalıydı. Şeyhler asli görevlerini yerine getirmelilerdi. Birçok tarikat lideri, birsürü hadis yaratarak, peygambere de şirk koşmaya başlamışlardı. Çok sevdikleri halde... Akıl ile hukuk, dengesiydi, vicdan ile inanç yolunun... Yaşamın değerlendirilmesi ve yargılanması, bu dengeden geçiyordu.

Hoca da bir tarikat mensubu idi. Tarikatlar, çoğunlukla esnafa el atmış durumdaydılar. Maddi  durumu zayıf veya toplumun dışlamak istediği insanları bir şekilde tespit ediyorlar ve onun etrafında yoğunlaşıyorlardı. O kişiye bir mürid veya şeyh tarafından el veriliyor ve bir de bakmışsınız, bir iki sene önce hiçbir varlığı belli olmayan kişi, tüylenmiş ve bir başkasına sirayet etmeye çalışıyor. Bu insan el aldı mı, diğer insanların düşüncelerini okuyabiliyordu. Böylelikle insanlar arasındaki eşitlik ilkesi bozulmuş oluyordu. Şeyhler; böylece etraflarına insanlardan duvar çeviriyorlardı. Korkuyorlardı çünkü...

Şeyhler ve önde gelen müritleri, önlerine gelene el vererek, inançları da yozlaştırmış oluyorlardı. İran’daki rejim değişikliğinin tek nedenide buydu. Şeyhler gizli ilimleri menfaatler doğrultusunda kullanıyorlardı, bir insana el verildiğinde o insan Şeyhin sözünden bir çıkabilsindi. Mer’i Kanunları yerine, Şer’i Kanunları  yani kendi koymuş oldukları kanunları hakim kılmaya çalışıyorlardı. Demokrasi ile yönetilen ülkenin, bir anayasası vardı. Bu anayasanın dışına çıkmaya çalışan insanlar oluşmuştu. Bu aymazlara devlet ne kadar seyirci kalacaktı?

Tarikatlar; ilaveli kadercilik sistemi ile yönetilen, laik yönetim içerisinde demokrasiyi kullanıp, teokratik düzene geçebilmek için oluşturulan, ilk basamak olarak nitelendiriyorlardı kendilerini, bünyelerinde... O, bunu algılayabilmişti.

Rehber kitaplara bakıldığı zaman, hepsi, insanlara doğru bilgiler olarak ve yol göstericileriyle birlikte ulaşmışlardı.

Sırasıyla; Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an-ı Kerim ve tam olarak ulaşamayanlar... Bu kitaplarda; insanın nasıl bir gelişim sürecine girdiği ve nasıl yaşaması gerektiği anlatılıyordu. İnsanlar, dünyaya ilk merhaba dediklerinde, insan adayı olduklarını belli ederlerdi viyaklamalarıyla. Daha sonra gelişe gelişe, pişe pişe belki “insan” olarak göçüp gidecekler, belki de “insan” sıfatına erişemeyeceklerdi, dünyadan göçüp giderken... İnsan olmak o kadar kolay mıydı? Allahın göndermiş olduğu bütün kitaplardaki bilgiler, O’nun için rehber bilgilerdi. O’na göre ansiklopedilerdeki herhangi bir cilt çıkarılsa o serideki bilgilerde bir eksilme olacaktı. Allah’ın dönem dönem göndermiş olduğu bu kitapların da bir tanesi yok sayılırsa, dönem dönem gelen bu bilgiler içinde de bir eksiklik olacağını düşünüyordu. Zaten bu bilgiler, insanların doğru yaşamaları için gelen bilgilerdi. İyi irdelenebilinirse, bütün bu bilgiler arasında mutlaka bir bağ bulunabileceği inancını taşıyordu. Bu bilgiler bölücü değil, birleştirici idi.

Yaradan; Afrika’da yaşayan kabileleri, bilgilerinden mahrum bırakmamak, varlığını onlara hissettirmek için, kabile insanlarının büyücü olarak kanıksadıkları insanları, şifacı olarak göndermiş. Bu insanların kendilerine açılan kanallar vasıtasıyla, görevlerini sürdürdüklerini düşünüyordu.

Daha, butik işini sürdürürken, annesiyle birlikte, bir hocaya gitmişlerdi. Hocanın insani değerlere önem vermediği belli olmuştu sonradan... Gerekli bilgileri, kendisine açılan kanallar sayesinde alabiliyordu. Ancak, bunları doğru kullanmasını bilmiyordu. Kendi düşüncelerini paylaşmayan, hiç kimseye, şifa dağıtmıyordu. Bu şekilde düşünen kişilerin insanlığa, neler verebilirliğini düşünüyordu. Keza, kendisine de şifa yerine cefa verdiğini, uzunca bir süre sonra anlayabilmişti. Bu durumu bir arkadaşıyla paylaştığında, arkadaşı; “şifaya ihtiyacımız olduğunda papazlara, hahamlara mı gitmeliyiz, ne yapmalıyız? Bunlar neler yapıyormuş baksana...” Diye hayretler içinde kalmıştı. Boynuna otuzüç düğüm atmış, bir de muska bağlamıştı hoca... Bu otüzüç düğümün marifetini gizli ilimleri okuyunca anlamıştı.

İnançlar arasında ayrımcılık yapanların, insanlar arasında bölücülük yaptıkları düşüncesindeydi. Örneğin; islami normlarla yaşayan bir insanın, hıristiyan bir arkadaşı var. Hıristiyan olan kişi öldü. İslam olan arkadaşının cenaze törenine katılamayacak mıydı? Bütün inaçların ruhban sınıfı eğer, insanlar arasında birlik istiyorlarsa, rahatlıkla buradan yola çıkabilirlerdi. Şayet istenmiyorsa, bu ayımcılık bu şekilde devam eder, gider, diye düşünürdü hep...

Tarikatlar faizsiz kazanç diye birşeyler çıkarmışlardı. Bankalara paralarını bu hesaplara yatırmakta idiler. Bu durum aslında diğer bankalar ile aynı idi. parayı hangi bankaya yatırırsanız yatırın sonuçta o banka parayı çalıştıracak ve size bunun üzerinden pay sağlayacak. Ha faiz, ha kar payı ikisi de aynı idi.

Ülkedeki ekonomik krizin nedenlerinden biri de tarikat paralarının ülke bankalarına yatırılmamasıydı. Bu uygulamayı tarikat tabanına uygulatanlar, zaman içerisinde, bu ülkenin kendi ülkeleri olduğunu daha iyi anlayacaklardı, rejimin de kendi rejimleri dolduğunu algılayabileceklerdi.

 


XVIII

 

Bu arada, gazeteye yazı yazmayı bırakmıştı. Uzun bir süre olmuştu. Bir gün gazeteye ziyaret için gitmişti. Yazı işleri müdürü “abi, halkevinin açılışı yapıldı, gel bir gör” demişti. Bir çay içtiler ve halk evine gittiler. Yirmi yıl önce oraya giderlerdi. O ve arkadaşları... Bu sefer gittiğinde yine o eski arkadaşları vardı, ama bakış açıları değişmişti. Arkadaşlar arasında ki iletişim aynı idi. Halk Evi demokratik bir arena idi. En azından O’na göre öyle idi. Eski fiziki halini bildiği için, yeni hali çok güzel olmuştu, Halk Evinin... İkinci kata çıkan merdiven daha önce dışarıdan işliyordu. Şimdiki haliyle içeriden işlemeye başlamış. Güzel bir şömine vardı yeni yapılmış. Bunun başında güzel sohbetler ediliyordu. İşi olmadığı için, sabahın köründen, akşamın karanlığına kadar, Halk Evinde kalıyordu. Bazen satranç, bazen iskambil, bazen de okey oynuyorlardı. Satrancı herzaman, diğerlerini ya haftada veya onbeşgünde bir oynuyorlardı. Oraya gelenlerin en az onu, yirmi yıl önce aynı yerde arkadaşlık yapan kimselerdi. Bilardo salonunu ortak açtığı arkadaşı da oraya gelenlerdendi. Bir gün ikisini barıştırmak istediler. Ama, araya silah giren eller nasıl olacaktı da birleşebilecekti. Arkadaş hatırı güzeldir, iyidir. Kırılmaz ama, o insanlar hangi evrelerden sonra bu kırgınlık oluştu, bilebilirler miydi? İnsanlar, hatalarını bilip, bunun üzerine özür dilemesini de bilebilseler, çok şeyler değişebilir. Ne özür var, ne hata kabulü var, kırgınlık giderilmesi için iki insan karşı karşıya getiriliyor. İnsanlar; hatalarını anlayıp, kendi problemlerini kendileri çözmeleri gerekir diye düşünüyordu. Öyle geçiştirmişti zaten... Önemli olan, yapanın yanına kâr kalmamalıydı. Bazı insanlar alışmışlardı. Terbiyesizliği yapacaklar, bir de hiçbir şey olmamış gibi davranıvereceklerdi. Kendine yapılmasını istemediğin birşeyi, başkasına yapma... Hayatın kuralıydı bu.

Kışın ortasıydı. Yılbaşına bir hafta vardı. Çok güzel kar yağmıştı. Halkevi Dağcılık Biriminin organizasyonuyla, bir yürüyüş düzenlenmişti. Yaklaşık, sekiz-on kişilik bir gurupla, dağa çıktılar. Yukarıda dağda en az yarım metre kar vardı. Yürüyüşün başlangıcına kadar arabayla gidildi. Sonra yürüyüş başladı. Kar yağmıyordu. Yardımlaşma ve paylaşmanın en güzel örnekleri veriliyordu. Dayanışma iyi idi. Ormanın içerisinde bir tesis vardı. Yaklaşık beş kilometre yürümüşlerdi oraya ulaşabilmek için.... Herkes yanına yiyeceğini almıştı. Hemen herkes acıkmıştı. Yemekler yendi. Bir ateş yakıldı. Kiminin ayakları ıslanmış, ateşte kurutmuşlardı. Birkaç kişi tesise girip ısınmışlardı. İki saat sonra yola çıktılar. Yine bir beş kilometre yürümüşlerdi. Arabadan indikleri yere yakın bir mesafede tekrar arabaya bindiler. Geri döndüler. Şehre ulaştıklarında hava kararmıştı. Sokak lambalarının ışığında, kar yağışı ne güzel görünüyordu. Güzel şeyler geride kalmaya başlamıştı. İnsanlar, olmayan bir şeyi yaratmayı çok seviyorlardı. Yine halkevinde gelişen bir olayı içine sindirememişti. Bazı şeyler kabullenmeye bağlıydı. Güyya, halkevinde küçük bir kıza askıntı oluyordu. Laforizmaydı. İnsanlar yaratıyorlardı. Menfaat önde geliyordu, heryerde... İnsanlar bilgili de olsalar, eğer karşılarındaki insanı yıpratmak gerekiyorsa bunu yapabiliyorlardı. Zavallı duruma düşürüyorlardı kendilerini... Ne yalnızca bilim, ne de yalnızca manevi değerler. Bu iki değer dengelenmediği sürece, insanlar kendi yaşamlarını dengeleyemeyeceklerdi. Midesi bulanmıştı. Her gün gittiği yere arada bir gitmeye, öyle bir an geldi ki, hiç gitmemeye başlamıştı. 

Evin altında küçük bir ofisi vardı. Artık orada zaman geçiriyordu. Ofisinde ufak tefek çalışmalar yapar, kitap okurdu. Günler akıp geçerken, aylardan Nisan olmuştu. Daha önceden çalışmış olduğu at çiftliğine telefon edip iş olup, olmadığını sordu. Onlar da gel demişti. Bir de Bodrum’da tatil yaptığı yeri aramıştı sahibi, “on gün sonra arayıver abi...” dedi.

Hazırlıklarını yaptı, İzmir’e yola çıktı. İzmir’ den Torbalı dolmuşlarına bindi. Çiftliğe giden sapakta indi. Çiftlik buraya dört kilometre idi. Taksiye binmek zorundaydı. Eşyaları bir hayli ağırdı. Çiftliğe geldiğinde şöyle bir bakmıştı. Bir çok değişiklik olmuştu. Aradan iki sene geçmişti. Çalışma kadrosu tamamdı. Ancak gazinoya bakan kimse yoktu. Bir kaç gün çalıştı. Gazinoya, hafta içi pek fazla gelip giden yoktu. Hafta sonu, epeyce kalabalık idi. İki patronlar, bir de O, zor yetişiyorlardı. Zaman zaman kasaya da bakması gerekiyordu. İyi ki bakmıştı kasaya... Yine yakıştırmışlardı. Hırsız... Ulan neydi bu başına gelenler. Duyduğu anda, eşyalarını hazırladı, alacağı bir haftalık parası vardı, onu da aldı ve oradan ayrıldı.

Bodrum’a geçmişti. Gümüşlük’te tatile gitmiş olduğu kampingte çalışmaya başlamıştı. Bahçenin alanı genişti. Dört adette apart daire vardı. Bunlardan başka birkaç derme çatma bungalov, kamping için güzel bir mutfak yapılmıştı o yıl... Sahil tarafına ise küçük bir mutfak ve bar yapılmıştı. O yıl, güzel bir düzenleme ile başlamışlardı işe... Daha önceki yıllarda gittiğinde, işletme sahibine söylemişti. “Her yıl gelen turistlere yılbaşında kart atmayı unutma” diye... O yıl, bunun faydasını görmüşlerdi. İşler iyi gidiyordu. Önceki yıllarda orada çalışan çocukta gelmişti. İş arıyordu. O işyerinde de işler tersine dönmüştü. İşletme sahibi, birden bire değişivermişti. Bunu anlayınca işi bırakmıştı. Yan tarafta, başka bir işletme sahibi vardı. Geldi, “gel bahçeye çadırını kur, biraz tatil yapar gidersin demişti.

Emekli, yaşlı bir insandı. Her şeyi kendisi yapıyordu. Sağolsun destek olmuştu. Orada, canla başla çalışıyordu. Kumsalı, taşlarından arındırmış, tertemiz yapmıştı. Sabahları, düzeltmesi yetiyordu. Yakıştırmalar her yerde vardı. Diğer taraftaki işletme sahibi, yanında çalışan çocuğu hırsızlıkla suçlamış ve çocuk bunu kendisine yedirememişti, işten ayrılmıştı. Aslında çocuk, güzel çalışıyordu. Hangi akla hizmet ettiyse patron çocuğa iftirada bulunmuştu. Öyle bir şey yapacak çocuk değildi. Ama, patronlar, büyük insanlar oldukları için, ne söylerlerse doğrudur. Onlar peygamberin sağ tarafı olduklarını zannederlerdi kendilerini... Adam kendi işine de sekte vermişti. O işletme, bir daha öyle bir müşteri potansiyeline sahip olamamıştı. Tabii ki, her patron aynı değildi.

Çalıştığı yer; yüz metrekare genişliğinde, genişçe bir mutfağı, mutfağın arkasında duşu tuvaleti olan, küçük şirin bir bahçe işletme idi. Biri büyük olmak üzere, iki tane okaliptus ağacı vardı, içerisinde... Güneşi çok güzel engelliyordu. Bu yüzden çardağa gereksinim duyulmuyordu. Barbeküyü ise akşamları gelen müşteriler için kullanıyorlardı. İşletmecinin, O’na karşı öyle iyi davranmasınin sebebini de öğrenmişti. Kampingte çalışan çocuk geldiğinde, ona yardımcı olarak işe girmesini sağlamış. O’nu da kendi yanına alarak kendini kamufle etmiş. O, bunu duyunca hemen eşyasını toplayıp, kampinge gidip bir çadır yeri kiraladı. Bu davranışına herkes şaşırmıştı ama, O’na göre bu doğru idi. Kamp sahibi, O’nun hemşehrisi olan bir turizmcinin olduğunu, kendisine müşteri yolladığını söylemişti. Müşteri kapasitesinin her geçen gün arttığını belirtiyordu. O, içinden “herkesin bir kuyruk acısı vardır,” diye düşünüp, bıyık altından gülmüştü.

Tatilde yapmış olsa, boş vakit geçirmeyi sevmiyordu. Yan tarafta oniki odalı bir pansiyon vardı. Almanya’da yaşayan bir Türkiye’li, Almanya’lı ortağı ile birlikte kiralamışlardı orayı... Çok güzel işletmecilik anlayışı olmasına rağmen, otel iş yapamıyordu. Otelin bir köşesine, küçük bir restaurantta yapmışlardı.

Bir gün oraya gitti, birşeyler yedi, sohbet ettiler biraz... Uzun yıllardır Almanya’da olduğu, bu sezonda böyle bir iş yapmak istediklerini söylemişti. Yaşı O’ndan küçüktü. Eski tarikatçılardan idi. Otelde çalışacak birini arıyordu. Kendisinin çalışabileceğini söyledi. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlardı. Artık orada çalışacaktı. İşletme sahibi yatacak yer olarak, otelin çatısını göstermişti. Ah bu önyargılar... Halbuki otelin bir sürü boş odası vardı. Çadırını çatıya kurmuştu. İki saksı dikkatini çekti. Onların ne olduğunu sorduğunda, işletme sahibi “maruana” diye cevaplamıştı. Maruana ne demekti bilmiyordu. İlk defa duymuştu. “Yani” diyerek üstelemişti. İşletme sahibi  “yani, esrar elde edilen bitki, kendimiz için diktik onları, Almanya’da serbest...” demişti. O, “başına iş açma da...” diye sözünü yarım bırakmıştı. İki gün sonra aşağıda bir odaya geçmişti. Orada kalıyordu. Kampingin sahibi onlarla uğraşmaya başlamıştı. “O” Otel sahibine, “bu böyle olmaz, iş yapmak istiyorsan, biraz tatlı sert olmak zorundasın” demişti. Bu, otel sahibinin umurunda değildi. O’da sadece kendine düşen işi yapıyordu, o kadar... Bir müddet daha çalıştı, sonra eve geri döndü.

 


XIX

 

Gündüzleri ofisinde vakit geçiriyordu. Büroda; bir masası, sandelyesi, iki koltuğu, telefonu vardı. Arasıra arkadaşları geliyordu tek tük de olsa... Mahalleden gelenler de oluyordu.

Bir gün evden çıkmış, bakkala gidiyordu. Evin önünde bir ses duydu. Sağa baktı, sola baktı, sesin geldiği yönü bir türlü kestirememişti. İçinden, boşver deyip yürüdü ama tekrar geri dönmüştü. Bir taraftan da sesi dinliyordu. Kaldırımın dibinde, çok zayıf bir feryat sesiydi bu... Alacakaranlıkta bir şey göremiyordu. Eğildi, elini uzattı yumuşak ve ılık birşey eline geldi. Hava çok soğuktu. Kışa girilmek üzereydi. Havaya kaldırdı, kendisi de ayağa kalktı, bir de ne görsün, minik bir kedi... Ama, her tarafı çamur içindeydi. Daha, bir haftalık bile değildi. Kedileri pek sevmese de, aldı onu eve götürdü. Hayvan açtı. Belliydi halinden... Hemen, yiyecek birşeyler verdi. Minik, çok tedirgindi. Çokta üşümüştü. Evin içi sıcaktı ama hala titriyordu, içeri girdiği bir saat olmasına rağmen... Avuç kadar büyüklüğü ancak vardı. O akşam kediyi, yeleğinin içine yerleştirdi, beraber uyumuşlardı. Sabah hayvan, biraz daha cesaretli bir şekilde uyanmıştı. O gün annesiyle biraz sürtüştüler ama kedi evde kalacaktı artık... Ilık su ile yıkadı kediyi. Üzerindeki çamur akınca, beyazın üzerinde siyah benekleri olan bir kedi çıktı ortaya...

Bir yıldır, ofisinin olduğu dükkanı satacaktı, hala satacaktı... Bir müşteri geldi, konuştular. Anlaşmış gibi görünüyorlardı ama bir hafta uğramamışlardı. Günlerden Pazartesi idi. Tekrar geldiler. Bu sefer satış gerçekleşmişti. Ertesi gün tapudan işlemlerini yaptılar. İşi bitirmişlerdi.

Ankara’ya gitti. Araba almayı düşünüyordu. Uygun bir araba buldu. Sahibi ile konuştular, anlaştılar. O gün Pazardı. Satışı ertesi gün yapabileceklerdi. Sabah noter satışını yaptılar. Bir araba sahibi daha olmuştu

Bodrum’a gitmeyi düşünüyordu. Orada bir iş bulup çalışacaktı. Arabası steyşın idi. Eşyalarını arabasına yerleştirdi. Kedisini de yanına alarak yola çıktı. Kış dönemi idi. Orada iş bulabilecek miydi? Bilemiyordu ama şansını deneyecekti. Artık, hastalığıda geçtiği için, kendine güveni tamdı. Bodrum’a ulaştığında akşam olmuştu. Bir pansiyon buldu. Geceyi orada geçirdi. Ertesi sabah, Türkbükü’ne gitti. Bir restaurantın önünden geçerken durdu. Patronun içeride olduğunu öğrendi. İçeri girdi. Bir bayandı patron... “Bir restaurantın işletmeciliğini öğrenmek istemiyorum. Bana bu konuda yardımcı olabilir misiniz?” Diye sordu. Patron; “yarın uğrayın” demişti. O gün gitti, hazırlıklarını yaptı. Ertesi gün geri geldiğinde, “tamam başlayabilirsiniz” cevabını almıştı. İşletme; otel, restaurant, bar idi. Kompleks bir iş yeri idi.

Kış dönemi olduğu için, çalışanlar otelde kalıyordu. İşletmenin hemen önü deniz idi. İskele de vardı. İskele yazın; gündüzleri plaj, akşamları da açık hava restaurant olarak işlev görüyordu. Kasım’ın ortası idi. Müşteri tek tük geliyordu. Yazın, çok kalabalık olduğunu söylüyorlardı. İskele ile restaurant arasında bir yol vardı. Restaurant; içinde barı, oniki kadar yemek masası, şöminesi olan, zevkle döşenmiş bir birimiydi işletmenin. İç kısım ise; mutfak ve çamaşırhaneden oluşuyordu. Çamaşırhane de ütü de yapılıyordu. Mutfak kısmı ise; bulaşıkhane, kiler ve küçük bir depodan oluşmaktaydı. Mutfağın arkasında, çalışanların yazın kaldığı odalar vardı. Daha arka planda ise otel vardı. İki katlı, yirmi odalı, kırk yataklıydı, fiziki yapı olarak... Odalar ise; duşu tuvaleti içinde, yerler halı kaplı, bağımsız iki yatak, komidinleri, tuvalet masası, aplikeleri, duvardaki resmi v.s. pırıl pırıl yatak çarşafları ve yastık kılıfları... Her şey çok güzeldi. Otelin bir odasını şef garsonla beraber paylaşıyorlardı. Kedisi de onlarla beraber kalıyordu. Bir aylık kadar olmuştu. Oyunlar yapmaya alışmıştı. Hoplayıp zıplıyor. Uçan sinekleri merak edip, onları takip ediyor. Bazen bir pençe darbesiyle onları avlayıp, yiyebiliyordu. Bu avcılığı çok nadiren gerçekleştirebiliyordu. Bazen, camdan dışarı bakarken, uçan kuşları görüp, sanki, bunlar nedir? Der gibi sesler çıkartıyordu.

İşletmede, kış ayları olmasına rağmen yedikişi çalışıyordu. Garson olarak üç, ahçı olarak iki, bir kat görevlisi, bir bulaşıkçı... Hafta sonları iyi müşteri geliyordu. İşletmenin müşterisi oldukça iyi idi.

Dolunay zamanında ay, restaurantın tam karşısından, tepsi gibi, bazen kızıl renkte doğardı. Muhteşem bir görünümü oluyordu. Seyretmesi, çok güzeldi...

Bir gün, sanki gökyüzü delinirmişçesine yağmur başlamıştı. İki gün sürmüştü. Önce bulaşıkhaneyi, sonra mutfağı sel başmıştı. Binanın üst tabliyesinin, bir duvarla birleştiği yerde, bir sızıntı olmuş, su oradan girmişti içeri... Sızıntı, büyük bir sızıntı idi. Yağmur devam ediyordu. Suyu tahliye etmişlerdi. Ancak, bulaşıkhaneye su yine dolmuştu. Bulaşıkçı çocuk, suyu tahliye edeceğim diye helak olmuştu. Olacak gibi değildi. “O”, su sızan yeri buldu ve onardı. Su akışı kesilmişti. Bir de mutfakta, cereyan oluşuyordu. Bu akım insanı hasta ederdi. Mutfak ısınmıyordu. Akımın oluştuğu yeri buldular. Orayı da kapattıktan sonra, ne yağmur suyu giriyordu içeri, ne de cereyan oluşuyordu.

Bir sabah depoyu temizlemeye karar vermişti. Herkes seferber oldu. Depoyu güzelce boşalttılar. Neler çıkmadı ki... Yazıktı o malzemeye... Onlarca tabak, çatal, kaşık, bıçak ve birçok değişik eşya. Hepsi, kullanılabilinecek durumda idi. Onların hepsi tertemiz edildi ve kullanılmak üzere yerlerine konuldu. Çocuklarda güzel çalışıyorlardı. Ama, önceden çalışanlar ellerine birşeyler geçtikçe, depoyu doldurmuşlardı. Sıra restauranta gelmişti. Şömine akşama kadar yanmasına rağmen salon bir türlü ısınmıyordu. Pencere aralıklarındaki çıtalar kırılmış, o aralıklardan içeri soğuk giriyordu. Bir gün “O”, Bodrum’a inmişti alışveriş için, bir tüpte köpük almıştı. Geri geldiğinde, bütün aralıkları köpük ile kapatmıştı. Köpük, sıkıldığı yerde, bir kaç dakika içinde şişme yaptığı için, aralıklar sıkı sıkıya kapanmıştı. O gün salon çok güzel ısınmış hatta, bir miktar da kapı açmak zorunda kalmışlardı.

Garsonluğu da öğreniyordu yavaş yavaş... Birkaç servis şeklini kapmıştı, ama, dışarıdan görüldüğü gibi değildi. Çok kapsamlı bir meslekti. Öğrenmesi zaman alacaktı, öyle görünüyordu. Yaza doğru da iskele de bir tadilat yapılması gerekiyordu.

“O”, böyle düşünürken, insanların O’na karşı tavırlarında bir başkalık hissetmişti. Her yerde karşılaştığı olguydu bu... İnsanlar birden değişiveriyorlardı. “O”nu takip eden, negatif bir olgu vardı. Yoksa insanlar başka türlü bu şekilde değişim gösteremezlerdi. Bir yerlerden, bir şekilde bir bilgi geliyordu ve insanlar aniden değişiyorlardı. Bir bit yeniği vardı bunda... Patronla konuşmuştu, ayrılmak istiyordu. Patron “ayrılma” demişti, ama “O”, rahatsız olmuştu sonuçta... İşi bırakıp eve geri gelmişti.

Arada bir kafası estiği zaman, yanına bir miktar kumanya alıp, dağlara çıkardı. Kedisini de beraberinde götürürdü. Yine öyle sıkıldığı bir an kumanyasını hazırladı, kedisini arabaya yerleştirdi ve yola çıktı. O kadar güzel kar yağmıştı ki, buna rağmen düşüncesini değiştirmedi. Bir yayla evinde kalmayı düşünüyordu. Zirveye çıkmış yola devam ediyordu. Karşısına bir yayla çıktı. Arabayı park etti, evlere bakmaya başladı. İkinci eve baktığında, ev sahibi kapıya güzel bir kapı kilidi taktırmıştı. Cebindeki anahtarları çıkardı, içlerinden biri tesadüfen uymuştu. Kapıyı açtı, içeri baktı. Sankı bir saray odası gibi idi, bir yayla evine göre... Evde yok yoktu. Yerde halı, ördek bir soba, güzel bir karyola ve divan, tüp, elektrik, bardak, tabak, çanak, çatal... Herşey vardı. Radyo bile...

Arabaya döndü. Kumanyasını, kedisini aldı. Eve, bir akşamlığına da olsa yerleşti. Soba vardı ama ya odun? Hemen dama indi. Bir baktı ki, en az üç günlük yakacak vardı. Nacak ile onları ufaladı ve yukarı taşıdı, yeterli miktarda... Sobayı yaktı. Onbeş dakikada oda hamam gibi olmuştu. kedisi, hoplayıp, zıplıyordu. Gece, geç sattlere kadar kitap okudu, radyo dinledi. Bazen uzaklardan, bazen yakınlardan kurt ulumaları geliyordu. Vahşi yaşamın örneklerini orada tam olarak tanımasa bile, algılayabiliyordu. Bazı insanlar “O”na; “kurtlar hiçbir zaman terbiye edilemez, sirklerde hiç kurt gördün mü? Türklere, Orta Asya’dan göç ederken bir kurt yol gösterdi. Dolayısı ile Türk’ler de terbiye edilemez, hırçın olurlar” demişlerdi. Ancak, bu olayın, insan terbiyesi ve görgüsüyle bir bağlantı kuramamıştı.

Ertesi sabah uyandığında, oda soğumuştu. Sobayı yaktı. Yavaş, yavaş oda ısınmıştı. Bir çay demledi. Köy ekmeğini sobanın üzerinde kırzarttı, ekmeğe tereyağı çaldı ve mükemmel bir kahvaltı yaptı. Öğleden sonra toparlandı. Masanın üzerine bir kitap bıraktı ve geri döndü.


XX

 

Evde bir süre kaldıktan sonra, İstanbul’a gitmeye karar verdi. Şansını orda deneyecekti. Arabasını yerleştirdi. Kedisini aldı. İstanbul’a ulaştı. Kadıköy’de aylık ödeyerek kalabileceği bir oda bulmuştu. Arabasından eşyalarını odaya çıkarttı. Yerleşti. Böyle bir odada ilk defa kalıyrdu, ama, parası da ona yetiyordu. Ertesi sabah iş aramaya koyulmuştu. Bir gazete aldı. İş ilanlarına baktı gözüne bir tane ilişmişti. Telfon etti, randevu aldı. Yer Kızıltoprak’ta idi. Fazlada uzak sayılmazdı. Onbeş dakikada ulaşmıştı. Ofis ikinci katta idi. Yukarı çıktı, kapı açıktı. İçeri girdi. Kendisini tanıttı. Yer gösterdiler, oturdu. Bir pazarlama firmasıydı. Amerikan malı olan bir alet pazarlıyorlardı. Çok kapsamlı bir aletti. Süpürge olarak, su motoru olarak, boya badana işlerinde, vakumlama işlerinde v.s. kullanılıyordu. Orada işe başladı. Birkaç gün aleti tanımakla geçti. Özellikleri bilinmeyen bir ürünün satışı zor olurdu yoksa... Bu iş böyle yürürken, başka bir iş bakmaya karar verdi. Bu işten henüz para kazanmaya başlamamıştı. Yine gazete ilanlarıyla iş arıyordu.

Bir ilana gözü ilişti. Güzel Santlar Fakültesi, resim bölümü öğrencileri için, model arıyordu. Gitti, hoca ile görüştü. Part time bir işti. Haftada iki gün modellik yapacaktı. İlk olarak açmış olduğu dükkan sahibi ile görüşmeyi düşünüyordu. Bir keresinde ziyaretine gelmişti evlerine... O zaman telefonlarını almıştı. Güzel Sanatların Tekstil bölümünde okuyordu. Okula biraz geç başlamıştı, ama, okumanın yaşı yoktu. Telefon etmişti. Okulun karşısında bir pastane vardı. Kim önce gelirse, orada bekleyecekti. Tabii ki “O”, hemen karşıya geçivermişti. Zaten, okulun önündeki kulübeden telefon etmişti. On dakika sonra arkadaşı da gelmişti. Üç yıldır görüşmemişlerdi. Biraz sohbet ettiler. O, İstanbul’da olduğunu, otelde kaldığını, bir iş bulup çalıştığını söylemişti. Eski dükkan sahibi ise; fakültenin son sınıfında olduğunu, deri işi ile uğraştığını, model hazırladığını, yakın bir yerde ofisi olduğunu, isterse oteli bırakıp, ofiste kalabileceğini, iki odanın boş olduğunu söylemişti. O’da eve gidip geleceğini, ondan sonra eşyalarını ofise getirebileceğini belirtmişti. O akşam eve gitti. Alacağı bazı eşyaları ve paraya ihtiyacı vardı. İki gün kalmıştı evinde... İhtiyaçlarını giderdi ve İstanbul’a geri döndü. O gün akşam otelde kaldı. Ertesi sabah otel sahibi ile konuştu. O gün, otelden ayrılacağını bildirdi. “Eşyalarımı akşam üstü alacağım” demişti. Akşama kadar iyi bir iş aramıştı yine bulamamıştı. Akşam otele geldi. Eşyalalarını arabasına yükledi ve kalacağı ofise doğru yola çıktı. Baktı ki ofiste kimse yok, okulun karşısındaki pastahaneye gitti. Okul ile ofis, biribirine çok yakındı. Yürüyerek gidilebiliyordu. Pastanenin yakınındaki kulübeden telefon etti. Ne zaman geleceğini sordu, ofisin sahibine, “on dakika sonra oradayım” dedi. Evi de yakın olduğu için, yürüyerek gelmişti. Araba ile ofise gittiler. Beş dakika sürmemişti. Girişte sağda büyük bir salon, tam karşıda mutfak, sola doğru bir koridor, koridordan yürüyünce sağda biri küçük, biri büyük olmak üzere iki oda, büyük odanın yanında ise banyo ve lavoba... Güzel bir ofisti... Salon, model için dikilmiş birçok ceket, mont, pardesü v.s. ile dolu idi. Haa, mutfak ile salon arasında küçük bir oda daha vardı. Orası ziyaretçi odası olark kullanılıyordu. Orada oturdular, bir sürede orada sohbet ettiler... O, çay içiyordu, yer sahibi ise neskafe... Eskilerden konuşuyorlardı. Dükkandan, bilardodan, kızlardan... Satranç oynamaya başladılar. Arada bir çay yapıp, tekrar devam ediyorlardı, oynamaya... O akşam bir oyun oynadılar, en az iki saat sürmüştü. O, oyunu almıştı. Ofis ile ilgili olarak sahibi, birkaç hatırlatmada bulundu ve evine gitti. Arkadaki büyük odayı kendisi için düzenledi. Orada koltuk ve kanepede vardı. Yere, bir halı serdi, kanepede de yatacaktı. Hazırlığını yaptı, yattı. Ofisin kapısını içeriden kilitlemişti.

Ertesi Sabah bir zil sesi duydu. Kalktı, kapıyı açtı. Tanımadığı biri idi ama ofiste çalışanlardan olduğunu anlamıştı. Gelen modelist idi. Elinde simiti ile gelmişti. Belliki, kahvaltı etmemişti. Modelist odasına geçti. O’da geri dönüp,tekrar yatmıştı. Tekrar uyandığında, ofis sahibi de gelmişti. Sesi geliyordu, içeriden... Kalktı, elini yüzünü yıkadı, giyindi ve ziyaretçi odasına geçti. Kahvaltı ediyorlardı O’nu da davet ettiler. Aklına gelmişti, fakültede modelliğe gitmesi gerekiyordu ancak vaz geçmişti. Diğer işe devam edecekti. O gün dinlendi.

Ertesi gün, işine gitti. Satışa çıkacaklardı ama, randevu listesi bomboştu. Patronları bayan idi. Yanında bir de kuzeni verdı. Beraberce iş yerini yönetiyorlardı. O gün hep beraber çalışarak randevu listesi hazırladılar. Ertesi gün herkes, ikişer ikişer çalışmaya çıktılar. Akşama döndüklerinde, hiç kimsede satış yoktu. Bu sefer akşama randevu ayarladılar. Akşam saat yedi gibi gittiler. Ev sahibinden çok hoş bir karşılama gördüler. Bu onları çok mutlu etmişti. Onları salonda kabul etmişlerdi. Aleti hazırladılar ve tanıtıma geçtiler. En fazla üç temizlikten sonra, halıdan hiç toz çıkmıyordu. Çok güçlü bir emiş sistemi vardı. Söylediğine göre bu aleti (elektrik süpürgesi olarak) doktor astım hastaları için reçetesine almıştı. Astımlılar için en kötü şartlardan biri olan hava değişimi ile orantılı olarak, toz gösteriliyordu. O akşam da satış yapamamışlardı. Ancak, o akşam değişik bir kolleksiyon örneğine şahit olmuştu. Ev sahibi ile iyi bir diyalog kurdukları için, onlara deniz kabukları kolleksiyonunu göstermiş ve tanıtmıştı. Özel çekmeceler yaptırmış, aynı türden olan kabukları, bu çekmecelerde sergilemişti. Orada, yaklaşık altı çekmece vardı. Bunların birine, çok özel kabukları sergilemişti. Hayatında hiç görmediği bir kolleksiyondu ve “tekrar, başka bir kalleksiyoncu ile de karşılaşa bilirim” diye aklından geçirmişti. Çünkü çok güzeldi kolleksiyon...

O akşam, patron ile beraber çıkmışlardı, tanıtıma... Tanıtım yaptıkları evden çıktılar. Aleti, arabaya yerleştirdiler ve diğer arabanın yanına gittiler. Saat on gibiydi. Eve, yani ofise döndü.

Kendi kendine bir karar almıştı. Sabah gidip konuşacak ve işi bırakacaktı. Yaklaşık yirmi gün olmasına rağmen, hala bir satış bile yapamamıştı. Bir satış  bile olsaydı, gerisi gelebilirdi ama ne olacak belli değildi. Sabah kalktı, giyindi. İşyerine gitti. Patronla konuştu. İşi bıraktı ve ofise döndü. Yeni bir arayış dönemine daha girmişti, gazetelerin ilan sayfalarında...

Ofise döndüğünde ufaklık (modelist) yemek yiyordu. Hemen O’na da bir tabak koydu. Beraberce yediler. Ufaklık, işini çok güzel yapıyordu. Çizgisi çok güzeldi. Endüştriyel tasarımcı olmayı düşünüyordu. Daha yaşı da çok küçüktü. Ondokuz yaşında idi. O yaşta bu kadar yetenek olursa, ileride tacrübe ile bütünleştiğinde kimbilir neler yapardı diye aklından geçiriyordu. Tam yemeklerini bitirmişlerdi ki ofisin sahibi geldi. Karşı taraftan geldiğini söylemişti. Zeytinburnu’nda bir imalathaneye, model diktiriyordu. Onları da yetiştirememişler, eli boş dönmüştü. Ofis sahibinin, bir de sözü vardı. O’na iş bulacaktı. Gerçi bunu ondan istemesi abes sayılırdı. Ama bunu kendi söylemişti. İş bulurum diye... Zaten ofisin kapılarını ardına kadar açmıştı daha ne yapsındı? İş bulsa da, bulmasa da O’nun için önemli değildi.

Ancak, hayat ofis sahibini çok şüpheci yapmıştı. Herşeyden nem kapar olmuştu. Bir insan, içinde şüphe hissettiği zaman, o insan kendine güvenini yitiriyordu. Bu kötü bir gelişmeydi.. Herhalde bir hata yapmıştı ki, onu kapatmak için açık arıyordu. Bulamıyordu. Açığı, şüpheye düşürenlerde aramalıydı. Her neyseydi. İnsan kendini şüpheden kurtaramıyorsa, o insana yardım edilmeliydi. Bir defasında cüzdanını ofiste çekmecede unutmuştu. Hemen evine telefon edip, cüzdanını ofiste unutmuş olduğunu bildirmişti. Bu ofis sahibini rahtlatmıştır herhalde diye düşünmüştü bir an...

İşi bırakalı üç gün olmuştu. Gazeteye gözatarken, bir iş takılmıştı gözüne... Hemen telefonla aradı. Gelin görüşelim demişlerdi. Bir hayli uzaktı ofise... İş yeri Bostancı’da idi. Adresi aldı Bostancı’ya gitti. İşyerini buldu içeriye girdi. Banyo ve mutfak gereçleri satan bir yerdi. Patronla görüştüler. İş tamamdı. Yarın başlarım diye düşünürken, “yarın başlayabilisiniz” demişti patron.. Hemen ofise dönmüştü. Hazırlıklarını yaptı, Akşama kadar dinlenmişti. Kedisi, biraz daha büyümüştü. Kedisini, işe gittiği zaman, odasına kapatması gerektiğini düşünüyordu. Kapıyı açık bırakırsa, diğer insanlar rahatsız olur diyordu kendi kendine... Birkaç gün bu şekilde kapıyı kapalı bırakmıştı. Sonraki günlerde ofise döndüğünde, kapıyı açık bulmuştu hep... O, kapıyı kapattığı halde diğerleri kapıyı açıyorlardı. Kedisini, serbest dolaşıma açmışlardı. Daha sonra ise, kapıyı kapalı bırakmamıştı.

Ertesi gün, işine başlamıştı. Arabasıyla gidip geliyordu. Çünkü, işyerinde de arabaya ihtiyaç vardı. Şirket, Duşapan’ın (duş kabini) Marmara Bölge Bayiliğini almıştı. Şirket sahibi bölgeyi üçe bölmüş ve çalışanlara, kendilerine çalışma alanları seçmelerini söylemişti. Bu alanlar; Kadıköy-Bostancı, Bostancı-Gebze, Gebze-Yalova idi. Arkadaşlarının biri, Üsküdar tarafında oturuyordu. Yakın olduğu için Kadıköy-Bostancı alanını seçmişti. Diğer arkadaşları Üstbostancı’da oturuyordu, o da Bostancı-Gebze alanını seçmişti. O’na da Gebze-Yalova alanı kalmıştı. İlk beş gün, yakın çevrede çalışmıştı. İşe ısınması açısından... Sonraki gün ise hazırlıklara başladı. Yalova’dan başlayarak Gölcük, Karmürsel, İzmit, Gebze’ye doğru gelecekti. Bu planın ışığında, ofistekilere (evdekilere) haber vererek yola çıktı. Kartal’dan, Yalova’ya feribot ile geçmişti. Yola, öğleden sonra çıktığı için, Yalova’ya geldiğinde hava karamıştı. Kendine bir otel buldu. Yanına kedisinide almıştı. Odaya, kedisini de çıkardı. Arabada kalacak değildi ya... Sonra, akşam yemeğini yedi. Yalova’yı, şöyle bir turladı. Ertesi gün için hazılık yapmıştı. Dokuza yakın yer tesbiti yapmıştı. Sabah erken kalkmak için, resepsiyona uyandırma yazdırmıştı. O’nu, yedi buçukta uyandırdılar Kalktı, elini yüzünü yıkadı. Kedisini arabaya yerleştirdi. Kedisinin kafesi vardı, arabaya binince onu serbest bırakıyordu. Geriye döndü, anahtarı teslim etti. Otelden çıktı, çorba içebileceği bir yer arıyordu. İskelenin karşısında bir ara sokağa girdi. Tam karşısında bir lokanta duruyordu. Camın içinden buharlar yükseliyordu. Belliydi ki, sabah çorbası çıkmıştı. O gün, hava kapalıydı. Sanki, yağdı yağacak gibiydi. Lokantadan içeri girdi. Birden yüzüne, sıcak bir hava çarpar biçimde gelmişti. İçerisinin sıcaklığını hissetmişti. Üzerinde montu vardı. Montunu çıkardı, masaya öyle oturdu. Kelle-paçayı çok seviyordu. Garson geldi, “tavuk çorbası abi” dedi. Hay Allah’dı... Ne yapabilirdi ki?... Kelle-paça arayacak zamanı yoktu zaten... “Getir” dedi. Çorba gelmişti. İçindeki tavuk eti parçaları, çorbanın suyunun üzerinde görünüyordu. Çorbayı bitirdi. Çayı da gelmişti. Ama yanında sigara yoktu. Çünkü, sigarayı bıraktığı,yaklaşık birbuçuk yıl olmuştu. Kendisini çok rahat hissediyordu. Ancak, epeyce kilo almıştı. Altmışlara kadar çıkmıştı kilosu... Bunu korumalıydı.

Lokantadan çıktı. Akşam tesbit ettiği dükkanları dolaşıyordu. Orada iki-üç adet bayi antlaşması yapmıştı. Bu firmalar, ihtiyaç nispetinde sipariş vereceklerdi. Yalova’da işini bitirince, Gemlik aklına geldi. Oniki gibi Yalova’dan çıktı, saat bire gelirken Gemlik’te idi. Gemlik’te iki tane bayi buldu. Onlarla anlaşma yaptı. Kumla’ya geçti. Kumla’da da bir tane bayi bulmuştu. Armutlu’da iki... Armutlu’dan çıktı kaplıcaları görmüştü ki, kar sepelemeye başladı. Kaplıcaların önünde park etti, içeri girdi. Resepsiyondaki görevliye, yetkili biri ile görüşmek istediğini söyledi. Yer gösterdiler, oturdu. On dakika sonra biri gelmişti. Görevli; “patronumuz” diye tanıttı. O’da kendisini tanıttı. Ne amaçla geldiğini belirtti. Patron konuyla ilgilenmişti. Bir kat aşağıda tadilat yaptıklarını, orada kabinleri standart dışı istiyordu. Oda şeklinde istiyordu. Yanındaki, bölme örneklerini gösterdi. Bu örnekler buzlu cam yapısında ama mika idi. Patron, örnekleri beğenmişti. “O”, ölçüleri aldı, önümüzdeki hafta içinde firyatlandırıp, fakslıyacağını söyledi. Yarı yarıya anlaşmışlardı. Patrona kart bıraktı, onların bir broşürünü aldı ve izin istedi.

Dışarıya çıktığında, kar hızını iyice artırmıştı, ama, yola çıkmalıydı. Biraz ilerlediğinde silecekleri zor yetişiyordu, karın hızına.. Yavaş yavaş devam etti. Gittikçe rakım artıyordu. Hava iyice kararmıştı. Yükseklik arttıkça, kar, daha etkili yağıyordu. Çok yavaş ilerliyordu. Geldiği nokta bir zirve idi, sanki... Tam olarak algılayamamıştı. Bir süre sonra rampa aşağı inmeye başlamıştı. Bir kaç km. Sonra, kar yağışı kesilmişti. Artık, normal bir şekide ilerliyordu. Deniz seviyesine inmişti.  Düz bir yolu geçti, köy içine girmişti. Akşam karanlığında, nereye geldiğini görememişti. Bir kahvehanenin önünde durdu. Bir çay içti. Oranın, Esenköy olduğunu öğreni. Kahvehaneden ayrıldı, inşaat malzemesi satan bir dükkan görmüştü. Hava; hem ılımandı, hem de yağış yoktu. Sanki biraz önce kar yağışından “O”, gelmemişti. Dükkandan içeri girdi. Amacını anlattı. Dükkan sahibi O’nu esir almıştı. Sordukça soruyor, cevabını alıyor, tekrar soruyordu. Bu arada çaylarıda gelmişti. Ağzı kurumuştu be!... Orayı da bayi yaptıktan sonra söz futboldan açılmıştı. Açılmaz olsaydı. Makineli tüfek, boyna jarjör değiştiriyordu. Ellerini havaya kaldırdı dua eder gibi... Dükkan sahibi anlamıştı. İzin istedi. Bir kaç yere daha uğradı. Oradan Çınarcığa geçmişti. Akşam olmasına rağmen dükkanlar açıktı. Orada da on tane dükkan gezmiş birkaç bayilik almıştı. Yirmiye yakın bayilik almıştı. Elindeki sözleşmeler bunu gösteriyordu. Yalova’ya geçti.

Kumla’dan şirkete telefon etmişti. Akşama İstanbul’a dön demişti, patron... Baktı, Yalova’dan vapur yok, Topçular’dan feribota bindi ve gece geç saatte evine, yani ofise ulaşmıştı. Kedisini aldı, ofiste kimse yoktu. Herkes evine gitmişti. Yiyecek birşeyler hazırladı. Karnını doyurdu. Çayını içtikten sonra, gazeteye bir göz attı. Dosyasını düzeltti ve yattı. Yorgun olduğunu hissetmişti. Bacakları sızlıyordu. Uyuyakalmıştı. Sabah sekiz gibi kalktı. İşyerine ulaştığında saat dokuza geliyordu. İşyerindeki herkes ekabirdi. Herkesten önce O, geliyordu. O’na bir anahtar vermişlerdi. Dükkanı sabahları O, açıyordu. Bu arada şirket müdürü işten ayrılmıştı. O, Yalova’da iken... Patron O’na “sen müdürlük görevini üstleneceksin” demişti. Emrivekiye bak... O, “olabilir ama birsözleşme yapmalıyız. Ondan sonra...” diye yanıt verdi. Sözleşmeyi yaptılar. Daha iyi çalışmaya balamıştı. İşe başlayalı onbeş gün olmuştu. Patronun yeğeni ile İstanbul içinde çalışıyorlardı. Sanki kendi işi idi. Patron, teşekkür etmeyi ihmel etmiyordu. Yeğeni de, O’nun yanında pişiyordu. Patron öyle söylüyordu. Bazen çalışanları montaja götürüyordu, kabin montajı için... Bazen diğer arkadaşlarına yardım ediyordu.

Çalışmaya başlayalı, yirmi gün kadar olmuştu Patron, tonajlı konuşmaya başlamıştı. Ne olduğunu sordu. “Birşey yok...” demişti patron... “o zaman neden bu şekilde konuşuyor sunuz?” Diye sordu. Anlaşıldı ki, kafası bozuktu... Daha üstüne gitmemişti. Bir hafta içinde, birkaç kez daha böyle konuşmalarla karşılaştı. Daha önce çalışmış olduğu yerlerde olduğu gibi, bu işyerinde de garip tavırlar hissetmeye başlamıştı. O’nunla dalga geçer gibi konuşuyorlar, sanki bir kenara itilmiş gibi hissediyordu kendisini... Böyle bir ortamda çalışmak istemezdi. Hem elinden geldiği kadar emek harcıyor, hem de insanların tavır koyar bir halleri vardı. Patronundan çalışanına kadar herkes... Patronla konuştu. Parasını aldı. İşten ayrılmıştı. Ofise döndü. Birkaç gündür hissediyordu. Orda da farklı bir tutum yoktu. Zaten herşey üstüste gelirdi. Ofisin sahibi, orayı boşaltmaya karar vermişti. Karşıda Zeytinburnun’da bir arkadaşı işyeri kiralamış, orada beraber çalışacaklardı. O’na da bizim pazarlama işlerini yaparsın diyordu.

Üç gün sora bir nakliyat firması ofise geldi, eşyaları yükledi götürdü. Nereye götürdüğünü bilmiyordu. O’na söylenen, Zeytinburnu’na götürüldüğüydü. O’da, eşyalarını arabasına yerleştirmişti. Elektrik süpürgesi ve teybini çok sıkıştığı bir dönemde satmıştı. Eve geri dönmeyi düşünüyordu. Peşindeki gölge, orada da belirmişti. Nereye gitse peşindeydi. Bu durumu çözmeden, O’na rahat yoktu. Ne olduğunu bilmeden, nasıl çözeceğini bilemiyordu.

 


XXI

 

İstanbul’dan geri dönmüştü. Ne yapacağım diye kara kara düşünüyordu. Aradan üç-dört gün geçmişti. Ofis sahibi vasıtasıyla bir deri imalatçısı tanımıştı. İstanbul’da... Deriyi kendileri işliyordu. Büyük bir atölyeleri vardı. Üç katlı bir yerdi burası... Bir katı dikim altölyesi, bir katı teşhir salonu, idari bölüm vs. Güzel bir işyeri idi. Bağımsız bahçeli bir bina idi. Girişte güvenliği de vardı.

İşyeri sahibi kartını vermişti. Belki orada bir iş bulabilirim diye düşündü. Patronla görüştü. “Gel bir görüşelim, ne şekilde çalışacağına beraber karar veririz” demişti. İki gün içerisinde hazırlandı. Telefon edip, geleceğini bildirdi. Eşyalarını, kedisini arabaya yerleştirdi. Sabah erken yola çıkmıştı. Saat onbir gibi geleceğini söylemişti telefonda... Adapazarı yakınlarında arabasının çekişi düşmüştü. Hemen sanayi çarşısına girivermişti. Bir motor ustasının dükkanına çekti. Durumu izah etti. Usta direk üst kapağını açmıştı motorun... Şaşırıp kaldı. En arkadaki piston kolunun içindeki silindir parçası yerinden çıkmış, diğer pistonların çalışmasına engel olmayacak şekilde, bir kenara  sıkışıp kalmış. Usta, “hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım” dedi. Tamirat, kısa sürmüştü. Ödemesini yaptı, tekrar yola koyuldu. İşyerine geldiği zaman saat onbiri biraz geçiyordu. Neyse ki patron henüz gelmemişti. Çünkü, acil bir işi çıkmış evden direkt oraya gitmiş. Yarım saat sonra patron da gelmişti.

Hoşgeldin seromonisi bittikten sonra, O’na yergösterdiler, oturdu. Kafasındaki projesini anlattı. Yaz gelmek üzereydi ve sahillerdeki dükkanları dolaşıp, sipariş almayı düşünüyordu. Üstelik, bayram arifesiydi. Bu projeyi, işyeri sahibide onaylamıştı hemen... Oğlu ve damadı ile beraber çalışıyordu patron.. Damadı ile teşhir salonundaki modellerin arasından, seçim yapmak suretiyle, dört koli kadar malı arabasına yükledi. Aralarında, ibraname hazırladılar. Ona göre yola çıkmıştı. Trakya üzerinden gidiyordu. Tekirdağa uğradı. Bir yemek yedi ve tekrar yola koyuldu. Malkara’yı geçtikten sonra bir sapak gördü. Oradaki insanlara sordu. “Gelibolu’ya buradan geçebilir miyim?” “Devam et” diye bir ses geldi. Sesin nereden geldiği de pek önemli değildi. Böylece yola devam etti. Yol; çok virajlı ve orman içinden geçiyordu, etrafı karanlıktı, üstelik çok dardı. Arasıra bir köye rastlıyordu. Ara yol olduğu belliydi. Yirmi, yirmibeş km. sonra geniş bir yola çıkmıştı. Ay ışığı da vardı. Farları kapatıp, park lambalarıyla gitmek mümkündü. Çok güzel bir bahar havası vardı. Gelibolu’ya ulaştığında, saat dokuzu biraz geçiyordu. Otel buldu ve hemen yattı. Çok yorgundu çünkü... Sabah erken kalkıp, ilçe merkezinde dolaştı. Daha dükkanlar açılmamıştı. Dönüşte, tekrar uğrarım diye aklından geçirdi. Hemen feribot sırasına girdi. Lapseki’ye geçip, oradan Çanakkale’ye uğrayacaktı. Çanakkale’ye geldiğinde en az on dükkana uğramıştı. Tık yoktu. Yola devam etti. Akçay’a gelmişti. Orada birkaç dükkana uğradı. Orada da birşey elde edememişti. Ancak, kart topluyordu. Önemli olan bu idi. Oradan Edremite geçti. Burda da sadece kart toplamıştı. Ama, dükkan sahipleri ile iyi diyalog kurabilmişti. Burhaniye, Ören’e girdi. Burada da dükkanlar sezona hazırlık aşamasında idiler. Kuşadası’na kadar hiçbir yere uğramama kararı almıştı, kendi kendine... Öğleden sanra Kuşadası’nda idi Kapalı çarşıya girdi. İlk dükkan da bir model vermişti. Aslında, daha fazla isteyebilirdi ama raici üzerinden vermişti. Başka birşey satamamıştı, o kadar malın içinden... Dükkanda sergilediği malları toparladı. Çarşıyı olduğu gibi gezmişti. Hep kart toplamıştı. Biliyordu ki bu kartlar, çok iş görecekti sonradan... Hava kararmak üzereydi. Selçuk’a uğradı. Oradan da bir miktar kart topladı ve Bodrum’a doğru yola çıktı. Geceyi Milas’ta geçirmişti. Ertesi gün Bodrum’a geçti. Orada rastgele bir deri mağazasına girmişti. Sohbete daldılar. Mağaza sahibi bir hemşerisini sormuştu. O’da tanıdığını söyledi. Telefon edip konuştular. Telefondan onbeş dakika sonra, bir başka hemşehrisi abisi ile birlikte içeri girdi. Dükkanda terbiyesizlik edipte kovaladığı çocuktu. Abisi memlekette TEK’te çalışıyordu, bayram dolayısıyla gelmişti herhalde... Mağaza sahibinin telefon ettiği çocuk, hemen ulaştırma görevini ifa etmişti.

Alış veriş bitmişti. Mağaza sahibi dokuz parça mal almıştı. Tanıdık olduğu için senetle vermiş, bir miktar da peşin almıştı. Öyle ya çorbasını içecekti. Oradan, telefon ettikleri çocuğun yanına gitti. Çok güzel bir yeri vardı. Bitez Köyü sırınları içinde, Aktur tarafında bağımsız bir restaurant-bar-plaj idi.

Bodrum’dan ayrıldı. Marmaris, Köyceğiz, Ortaca, Dalyan, Sarıgerme, Dalaman, Fethiye, Kalkan, Kaş , Finike, Kumluca, Kemer, Side’ye kadar gitmişti. Ne güzel bir ülkem var diye aklından geçiriyordu. Ancak buralarda bir tek bile satış yapamamıştı. Dönüşte, Kaş’ta sanayi çarşısına girmişti. Arabanın yağını değiştirdi. Oto parçası satan bir esnafa mont satmıştı. Hepsi bu kadardı. Bodrum’a kadar yol almıştı. Orada, mal  verdiği yerden, biraz daha para almış ve İstanbul’a geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Bayramı yollarda geçirdi. Yaklaşık, on günün bir haftasını arabada yatarak geçirmişti. Bayramın son günüydü. Zamanı, boşa geçirmek istemiyordu. İzmir’e geçmiş, Dikiliye yaklaşmıştı. Oraya da uğradı, nafile, yine birşey yoktu. O gün hep yol aldı. Gece yolda devam etti. Sabaha karşı İstanbul’a atölyenin önüne gelmişti. Güvenlikle konuştu. Arabada uyudu. Sabah erken uyanmıştı ama gelen yoktu patronlardan... Saat dokuz civarında, patronun damadı gelmişti. Onu görünce, arabadan inip, bayramlaştılar. Yukarı çıktılar. Hesabı görüdüler. Patron, senetleri görünce cinleri tepesine çıkmıştı, haklı olarak... Çünkü, giderken, senetli satış yapma demişti. Durumu anlatıncaya kadar, akla karayı seçti. Tanıdık biri olduğunu duyunca, yatışmıştı. Malların listesi belliydi zaten... Satılanları, toplam listeden çıkardılar, hiç bir eksiklik yoktu.

Seyahata çıkmadan önce, eskiden kaldığı ofisin sahibi geldiğini duymuş, yanına gelmişti. Sadace merabalştılar. Şirket yetkilisine ise; “bana sormadan, neden mal veriyorsunuz” diyordu. Hiç bir yanlış görmediği halde...

Artık eve dönecekti. İnsanlarla vedalaştı ve oradan ayrıldı.

Geri eve gelmişti. Arabasındaki eşyaları eve taşıdı. Kedisini aldı. Üç-beş gün dinlendi. Birkaç gün sonra arkadaşlarının yanına uğradı. Bunca zorluklardan sonra, bir iki kişi bile kalmıştı yanına gidebileceği... Her gün uğruyordu onların yanına, ancak, burada da gölgesi peşindeydi. Bu insanlar da rahatsız olmaya başlamışlardı. Onların da iş hayatı vardı. Bunu riske etmek istemezlerdi tabii ki...

Günler böyle geçip giderken, birgün hayatındaki gölgenin ne olduğunu öğrenebilmişti. Bunu, çok yakından tanımadığı birinden öğrenmişti üstelik...

Bir akşam, biraz parlatalım deyip, bir restauranta gitmişlerdi, iki arkadaş... Yemeklerini yediler. O, fazla içmezdi, iki duble standardıydı O’nun... Arkadaşı; içiyor, içiyor, içiyordu. O, dayanamadı; “Olum ne iştir? Bu kadar fazla içmek” Arkadaşı; “aman boş ver, yaşamaya bak” cevabını almıştı. Yaşamak, herkes için ayrı bir anlam taşıyordu galiba diye düşündü. Arabayla da gitmişlerdi. O, bir duble bile alsa araba kullanmak istemezdi. Hesabı ödeyip, kalktılar. Bir taksi çağırmıştı. Önce arkadaşını eve bıraktı. Kendisi de eve gitti. Ertesi gün arkadaşını merak ediyordu. Yanına uğradı O hooo...o, dün akşamdan hiç bir eser yoktu. Neşesi yerindeydi. “Ya, ne kadar çok içmişiz akşam, uyandığımda kanepede buldum kendimi” diyordu. O, “olum sende sünger gibiydin be... Bu kadar çok içilir mi? Güyya sohbet etmeye gitmiştik.” Sohbet yarım kalmıştı.

Birkaç gün sonra, bir başka tanıdığının yanına uğramıştı. Orada konuşurlarken neler olduğunu öğrenebilmişti, yıllar sonra... O’nun, erkeklik aletinin çalışmadığını söylüyorlarmış, ta dükkanını kapattığı dönemden beri...  Yani...

Bunca yıldır, zor günler geçirmişti. Sırf bunun yüzünden miydi? Bunun bir şekilde kendisine aktarılması zor muydu? Bu kadar zaman uçup gitmişti. Herkes, kendisinin bilmediğini biliyor, ama O, kendisinin durumunu bilmiyordu. Öğrendikten sonra bu durumu, kendisine de komik gelmişti. Ama...

Hepsi üstüste gelmişti. Önce erekeklik aletinin iş görmediği ortaya atılmış... Bunu birinin söyleyebilmesi için, mutlaka görmesi lazımdı. Görse, dudakları uçuklayabilirdi. Ardından hırsız damgası yemişti. “Ulan, zinciri başkasına vereceğine, boynuna tak, hıyar, başın ağrımasın” diye kendi kendine kızıyor “Cebin delikse delik diyordu. Neye yarardı ki artık... Ardından polis suçlaması... Bu, nasıl çıkarılabilinirdi ki?...

Bir insanın, bu kadar yıpratılmasına seyirci kalmak, doğrusu garipti. Evet, herşey insanlar içindi, bir takım olaylar gelişirdi, ama, önlem almakta gerekirdi. Eğer, bu gelişen olyalar es geçilirse, altından kalkmak zor olurdu. Onun için de böyle olmuştu. Hiçbir yüz kızartıcı suçu olmamış, en az on yıldır üst üste O’na en kötü sıfatlar yakıştırılmış. Bu olacak şey değildi.

Artık, herşeyi çözmüştü. Çekip, gidecekti. Ama bir tek düşündüğü anneydi. Annnesini iyi tanıyordu. Boynu bükük kalacaktı. Ama ne yapsın, yapacağı birşey kalmamıştı. Baba, suskunlukla çözüm geleceğini düşünüyordu. Ancak daha sonradan anne hakkında yanıldığını anlamıştı. Çünkü her önüne gelene kız istemeye gitmişti O’nun için... Bu da  o insanlarla iletişimini bozmuştu.

İsanlar bazen “bilmiyormuş” diye kendi aralarında gülüyorlardı. O zaman buna bir anlam veremiyordu. Şimdi ise; böyle komik bir duruma kendi de gülüyordu. Ortaya, bilmiyor diye konuşulursa, çözülecek bile olsa, böyle bir problem çözülemezdi. O’nun mantığı, bunu gösteriyordu. İnsanın önce kendisi bilecek ki, spekülasyonları önleyebilsindi, önyargılar oluşmadan... Bazen insan sadece duyduğuna değil, hissettiğine de cevap verme durumunda kalabilirdi. Arkadaşlarının O’ndan uzaklaşma nedenlerini, şimdi gayet iyi anlamıştı. Artık, evden ayrılıp gitmek gerekiyordu.

 


XXII

 

Hiç kimseye bu durumu hissettirmemişti. Yazlık, kışlık eşyalarını hazırladı. Kitaplarını aldı. Kedisini yerleştirdi, yola çıktı nereye gideceğini bilemiyordu. Ama kaptanlık ehliyeti almak istiyordu. İzmir’e gelmişti.

Tarihini hatırlamıyordu ama yanlış atmış olduğu imzanın, kendince telafisini gerçekleştirdiğini sanıyordu. İsteğe bağlı olarak sigorta primlerini baba ödüyordu. İki yıl sonra emekliliğe hak kazanacaktı. Ancak, bu içine sinmiyordu. Bir dilekçe hazırlayarak, bütün sosyal haklarından vazgeçtiğini belirten bu dilekçeyi, İzmir Sosyal Sigortalar Kurumuna vermişti. hatırladığı kadarıyla bu işlemi, at çiftliğinde çalıştığı dönemde gerçekleştirmişti. İzmirde dolaşırken, bu aklına gelmişti.

Birkaç saat sonra, Çeşme’ye geçti. Bir pansiyona yerleşti. Bir taraftan iş arıyor, bir taraftan da kaptanlık sınavlarının araştırmasını yapıyordu. Çeşme Liman Başkanlığına uğradı. Buradan, sınavların İzmir’de yapıldığını öğrendi. Bir gün İzmir’e gitti. Liman başkanlığından, yakın bir zamanda İzmir’de bir sınavın olmadığını, fakat, bir hafta içinde, Bodrum’da sınavların olacağını öğrendi. Geriye, Çeşme’ye döndü. Akşam orada kaldı. Ertesi sabah, kahvaltısını yaptı ve Çeşme, Seferihisar, Gümüldür, Kuşadası, Söke, Akbük güzergahından, Yarımada’ya ulaştı.

Önce, Türkbükü’ne çalışmış olduğu restauranta uğradı. İçeri girdi. “Herkese meraba” diye sesi yükseldi. Karşılığını aldı. Orada bir yemek yedi, personel yemeğinden ve ayrıldı. Bodrum dışında bir yerde kalmak istiyordu. Daha sezon oralarda tam olarak açılmadığı için, daha uygun bir fiyatla oda bulabilirim diye düşünüyordu. Turgutreis’te girişte bir pansiyon bulmuştu. Bir aylık ödemesini yapmıştı. Eşyalarını odaya taşımış, kedisini de odaya almak için izin istemişti, bunu makul karşılamıştı pansiyon sahibi... Birgün sonra, Bodrum Liman Başkanlığına uğrayıp, sınavların ne zaman yapılacağını sordu. Liman Başkanlığına yakın bir yerde konu ile ilgili bir kurs açılacağını, kurstan sonra sınavın yapılacağını öğrendi. Kurs yetkilisi ile görüştü. Onbeş günlük bir kurs süresi olduğunu, daha sonra ise sınava katılacağını öğrendi. Kurs kayıdını yaptırdı, kitabını aldı. Bir de tam teşekküllü hastaneden, rapor istemişlerdi. Raporu, Milas’tan almıştı. Kurs, hafta başında başlayacaktı.

Daha önce Bodrum’a geldiğinde, biri ile tanışmıştı. Bu arkadaşı, bir reklam firmasında çalışıyordu. Firma, gazete de çıkarıyordu. Gidip arkadaşıyla konuştu. Köşe yazısı yazmak istiyordu. Arkadaşı, patronla görüştü, geldi. Daha sonra beraberce gidip, patronla görüştüler. Gazete haftalık idi. Çarşamba günleri çıkıyordu. Pazartesi günleri yazılarını gazeteye bırakacaktı. O gün ilk yazısını yazmıştı. Götürüp teslim etti. Yarımada’yı dolaşıyordu. Yazacağı yazılar için kaynak arıyordu.

Kursu da başlamıştı. Öğretici olarak, deniz kuvvetlerinden emekli bir albay gelmişti. İlk defa kursta hocalık görevi üstlenmişti. Dersleri iyi gidiyordu. Yirmi kişiye yakın katılımcı vardı. O’nun katıldığı kurs, amatör yat kaptanlığı ile ilgiliydi. Başkaca, gemici cüzdanı almak için katılımcılar da vardı. Onların kurs saati farklı idi.

Sınav günü mümeyizler, İzmir’den gelmişlerdi. Sınavdaki soruların tamamını doğru olarak cevapladığını sanıyordu, ama, biri yanlıştı.

Kaptanlık ehliyetini almıştı. Diğer taraftan, köşe yazmayı devam ettiriyordu. Para kazanması da gerekiyordu. Birkaç girişimde bulunmuştu teknelerde iş için ama, bu gerçekleşmemişti. Bu arada kedisi de kaçmıştı. Arabadan atlayıp gitmişti. Ancak, nerede kaçtığını bir türlü çıkaramıyordu. Kaçtığı gün, nerelere uğradıysa, hepsini tek tek dolaştı, fakat bulamamıştı. İki, üç gün aradı nafileydi, bulamamıştı. Artık umudunu kesmişti. Kedisini kaybettiği; bir hafta olmuştu. Kaybettiği gün uğradığı bir yerin, yakınından geçiyordu. Bir daha bakayım diye tekrar uğradı. Baktı ki, kedisi oradaydı. Hemen indi arabadan, kedisi de O’nu tanımıştı. Kediyi arabaya koydu ve pansiyona gitti. Pasiyonun günü dolmak üzereydi. İki gün vardı. Kendine kalabileceği bir yer bulması gerekiyordu. Bitez’de bir kamping görmüştü. Gitti, görüştü. Orada kendine bir çadır kiralamıştı. Eşyalarını topladı, kampinge yerleşti. Kamping; bir bahçe içinde, birçok ağaç olan ve bu ağaçlar sayesinde çok az güneş alan bir yer... Eski bir ev ve buna bağlı olarak kafe oluşturulmuş. Duş, tuvalet ve çamaşır haneyi de kapsayan bir işletme... Ev; eskiden bağ evi olarak kullanılmaktaymış. Güzel bir yerdi, burada beş gün kalmıştı. Sahibi, yaşlı bir amcaydı. Gece geç saatlere kadar kafayı çekip, sonra da sızıyordu. Dolayısı ile O, geç saatlere kadar uyuyamıyordu. Başka bir yer arıyordu. Yer bulamamıştı henüz ama, kampingten ayrılmıştı. Yatacak bir yer bulmalıydı ama zorlanıyordu. Bir hafta kadar araba da kalmıştı. Parası, tükenmek üzereydi. Gazeteye abone topluyordu. Oradan birkaç kuruş kazanabiliyordu. İdare etmeye çalışıyordu. Tek başına yaşamanın zorluklarını çekmeye başlamıştı. Belki yatak ve hazır yemek yoktu ama, burada yaşamak zorda olsa, daha rahat hissediyordu kendisini...

Şirketin sahibi bir bayandı. Sabahları erken gidiyordu işyerine... O gün de erken gitmişti. Kimse gelmemişti henüz... Patron, bir süre sonra geldi. O’na; “sana iki gün izin” demişti. Bir şey anlamamıştı ama tamam demek zorundaydı. Yapabileceği bir şey yoktu. “İki gün sonra telefonla bir ara” demişti. Şirketten ayrıldı. Ne arabanın benzini vardı, ne de parası... Çok az bir para vardı üzerinde... Araba için bir yer buldu. Park etti. İki gün arabayı kıpırdatmayacaktı. Gitti. İki ekmek, bi su aldı. İki gün idare etti. Telfon etmişti şirkete, “Yarın gelin” demişlerdi. Bir Siirt Battaniyesi vardı acaba onu satabilir miyim? Diye düşündü bir an... Para ediyordu, Siirt Battaniyeleri... Yanına aldı. Çarşıyı şöyle bir dolaştı, ama, alan olmamıştı. Geri arabasının yanına geldi. Gelirken, bir ekmek daha almıştı. O gün de onunla idare etti. Ertesi gün şirkete gitti. Patron “nerede kalıyorsun” diye sordu. “Arabada kalıyorum” diye cevaplamıştı.

Patronun, Ortakent’te bir arkadaşı varmış. Ona telefon etti. Bir yer ayarlamıştı. O, yerin tarifini aldı ve oraya gitti. Deniz kenarında bir moteldi burası... Çok büyük bir bahçesi vardı. Bahçeyi de kamping olarak kullanıyorlardı. Çadırı vardı. Bir ağaç gölgesine çadırını kurdu. Neredeyse kokmaya başlamıştı. Üstü başı ter kokuyordu. Kampingin; duş, tuvalet ve çamaşır yıkama yeri olan kompleks bir tesisi vardı. Bütün çamaşırlarını ogün yıkadı, kendisi de duşunu aldı. Tamamiyle rahatamıştı.

Patronun, bir de kız kardeşi vardı. Kardeşi-ablasına yardımcı oluyordu. Patron; kardeşinin algılama güçlüğü olduğundan, dolayısıyla kapasitesinin bu kadar olduğunu izah etmişti. O’da patronun kardeşine, gerektiği şekilde davranıyordu. Kardeşi şizofreniydi.

Ortakent’ten, ilk defa işine gitmişti. Sabahları en geç saat dokuzda işyerinde oluyordu. Diğer çalışanlar gelinceye kadar, kahvaltısını yapıyordu. Daha sonra da işine çıkıyordu. Bodrum Tanıtma Kitabı hazırlanıyordu. Şirket,bu kitabı geleneksel hale getirmiş. Yaklaşık on yıldır hazırlıyor ve gerekli yerlere iletiylordu. Bu kitaptan reklam almak isteyenlere; tam, yarım, çeyrek sayfa, ön, arka kapakların iç kısımları ve arka kapağı satıyorlardı. Herbirininin fiyatları farklı idi. Ayrıca, gazeteye abone topluyordu. Gazeteye, haber de alıyordu. Birbaşkası da haber topluyordu. Eski bir gazeteci idi. Bir süre sonra, bu insan haber göndermemeye başlamıştı. Patrona sordu, “niye haber göndermiyor? Diye... Patron, “Onun işi bitti” diye cevaplamıştı. O, “neden böyle söylüyorsunuz?” dediğinde, “o yumuşak biri...” diye konuşmuştu. Herkes birbirine yakıştırıyordu, herşeyi...

Ofise öğlen yemeği için gelmişti. Odasına geçti. Birden yerde gözüne bir yüzük ilişti. Altın bir yüzüktü bu... Yüzüğü aldı. Patron yoktu. Gelmesini bekledi. Onbeş dakika sonra geldi. Yüzüğü ona gösterdi. “bunu odam da buldum” patron, “niye bana gösteriyorsun” O, “kime göstermem gerekir, başka patron mu var?” patron, “yukarıda arkadaşlara bir göster. Belki, içlerinden biri düşürmüştür.” Dedi. Yüzüğü aldı. Diğer arkadaşlarına gösterdi. Hiç birinin değildi yüzük. Aşağı patronun yanına indi. Yüzüğü teslim etti. İşinin başına döndü.

İşleri sıraya koymuştu. Tanıtım kitabı diye gidiyordu, gazete ye abone alıyordu. Gazeteye abone için gidiyordu, sonra diğer işleriyle ilgileniyordu.

Hafta sonları bazen çalışıyor, bazen de dinlenerek geçiriyordu. Kamping sahibiyle kimi tavla oynuyordu, kimi sohbet ediyorlardı. Bazen motelin bar kısmında oturup, denizi seyrederdi. Yer olarak, Bodrum ve civarındaki en güzel yerlerden biriydi. Sahibi kışın İzmir’de yaşıyor, yazın ise moteli işletiyordu. Motelde yaklaşık oniki oda vardı. İşletme bahçe ile beraber yedi dönüm kadardı. Yirmi yıllık bir işletme idi.

O dönemde, reklam almak için, hep patronla beraber dolaşıyorlardı. Birgün ofiste oturmuş, günlük programını yapıyordu. Patron yanına geldi; “yarın Gündoğan  şenlikleri çerçevesinde bir kokteyl var, oraya gideceğiz” dedi. Tamam anlamıyla kafa salladı. O gün işi çoktu. Randevuları vardı. Haber alacaktı. Akşam ofise döndüğünde gazeteye birkaç abone yapmıştı. Sabah işine gelirken, yanına yabanlıklarını da almıştı. Akşamüstü kokteyle gideceklerdi ya...

Akşamüstü ofiste, patronla ondan başka kimse yoktu. Patron duşa girmişti bile... O, patronun duştan çıkmasını bekliyordu. O’da duş alacaktı. Patron duştan çıkmıştı. O’na “hadi yukarı gel” demişti. Bir havluya sarınmış vaziyette idi. Bunun bir hafiflik olacağını düşünmüştü. Uygun bir tarzla “geç kalacağız” demişti. Duşa geçti. Patron, duşun kapısını tıklatmıştı. O, bunu da duymazlıktan gelmişti. Duşunu alıp çıktı. Giyindi. Patron aşağıya inmişti. Yola çıktılar. Bir ara elini,el freninini kontrol için yana aldı. Patron bu seferde elini tuttu. Kadın, hiç vazgeçmiyordu. O, yola devam etmişti. Torba, Gölköy ve nihayet Gündoğan’a girmişlerdi. Bahçe Restaurant’a gelmişlerdi. Belediye başkanı ve konukların bazıları oradaydı. Pek kalabalıkta değildi. İçeceklerini aldılar. Diğerlerinin yanına oturdular. Burada da bu sefer ağzına kuruyemiş veriyordu. Oradaki insanların önünde bozmadı. İzin alarak oradan kalktılar. Ertesi gün yine şenlikler çerçevesinde, Gündoğan’ın karşısınındaki Apostol Adası’na gezi düzenlenmişti. Patron, “yarın oraya gideceğiz” demişti. O, “yarın işim var” Patron, “buradaki de iş, resim çekeceğiz” demişti. Apostol Adasın da çok eski bir kilise vardı. Onun resimleri çekilecekti. Sabah belirli bir saat için anlaşmışlardı. O saatte O’da, Patron da ofisin önünde buluştular ve Gündoğan’a gittiler. Gezi teknesi bekliyordu. Saat on da hareket edecekti. Yiyecek birşeyler aldılar, beklemeye başladılar. Geziye katılmak isteyenlerin bazıları birir birer, bazıları ise gruplar halinde geliyorlardı. İki tekne hazırlanmıştı. Birine bindiler. Diğer insanlar da bindiler, tekneler hareket etti. Denizde, tatlı bir çırpıntı vardı. Tekne, kafa sallaya sallaya ilerliyordu. Bir yere gelindi, tekne demir atmıştı. Orada denize girenler oldu. Daha sonra, Apostol Adasına doğru yol almaya başladılar. Adada iskele olmadığı için, teknenin yanaşması çok zordu. Tekneyi, kıyıdaki kayalara bağlamışlardı. Kilise, adanın iç kısımlarında idi. Yolunu, oklarla işaterleyip belirlemişler. Okları takip ederek, kiliseye ulaştılar. Tekne de, bir de gurup vardı. O gurupta, kiliseyi görmek üzere gelmişlerdi. Hangi dönemden kaldığını bilmiyorlardı ama kilisenin içinde bazı resimler vardı. Ancak O, kiliseyi gördüğü zaman, tarihimize sahip çıkamıyoruz diye aklından geçirdi. Kilise, çok berbat bir haldeydi. Patron, resimlerini çekti. O ise, diğer gruptaki insanlarla sohbet ediyordu. Guruptaki insanlar, Almanya’dan gelmişlerdi. Yakın bir zamanda içlerinden biri evlenecekti. Bu yüzden, şamatası bol bir zaman geçiriyorlardı. Geri dönüş başlıyordu ki, O, almış oldukları yiyeceklerin bir kısmını yemek üzere, poşeti açtı. Patron birşey yemeyeceğini söyledi, yalnız içecek bir şey istemişti. Yanlarında, orada bekçilik yapan biri vardı. Ona da içicek birşey ikram etti. Ayak üstü atıştırıp, diğer guruba yetişmek istiyorlardı. Gurup, önceden yola çıkmıştı. Hızlı yürümeye başladılar. Diğerlerinin çok yavaş yürüdükleri belliydi, onlara yetişmişlerdi. Teknenin bağlandığı yere gelince, baktılar ki tekneyi açığa almışlar. Orada biraz yüzdükten sonra, geri dönüş başladı. Güzel bir gün geçirmişlerdi. İskeleye geldiklerinde, akşama daha çok vardı. Arabaya bindiler ve ofise geldiler. Oradan kendi arabasıyla kampinge geçti. Bir süre dinlendi. Kampingte olduğu zaman, kedisini bahçeye bırakıyordu. Kedisi, geziyordu geliyordu. Hayatından memnundu. Çadırın fermuarlarını açmasını öğrenmişti. Dışarı kendisi çıkabiliyordu. Çoğunlukla, beraber arabayla dolaşıyorlardı. Bazen de kampingte bırakıyordu. Akşamüstü geldiğinde, çadırın önünde O’nu bekler vaziyette buluyordu. Akşam yemeklerini, motelin restaurantında yiyordu. İşletme sahibi, O’na uygun bir fiyat tarifesi çıkarmıştı.

O akşam biraz geç yatmıştı. Ama, sabah herzamanki gibi erken uyanmıştı. Sabahları erken kalkıyordu. Çünkü, duş almadan işe gitmiyordu. Sabah, kedisine mama verecekti. Baktı ki çok az birşey kalmıştı. Akşama alıp gelirim diye düşündü. Patrondan biraz avans istemişti. Avansı, kediye mama alacağını söyleyerek istemişti. Yoksa önemli değildi. Patron, para yok demişti. Ertesi gün bir daha istedi. Yine alamamıştı. Kendisi öğlen işyerinde, akşam kampingte yiyordu. Yediklerinden birşeyler götürüyordu ancak mamasına alışıktı. Böyle iki gün geçti. Hayvan açlıktan uyku tulumunu tırmalıyor, sırtüstü yatıp kıvranıyordu. Kedisini öyle görünce, çadırın ortasına oturdu ağladı. Hırsından ne yapacağını bilemiyordu. İşe gitti. Kedisini de yanına almıştı. O sabah iki gaztete abonesi yapmıştı. İçinden hemen primini kesip, iki kutu mama almıştı. Hayvanı hemen doyurdu. Akşama kadar birkaç abone daha bulmuştu. Akşama doğru ofise döndü, hesabı gördü, kampa geri döndü. O akşam kendini iyi hissediyordu. Erkenden yattı.

Sabah işyerine gittiğinde, Patron “bu gün Club Armonia’ya gideceğiz” demişti. “Tamam” diye kafa salladı. O’nun arabası ile gideceklerdi. Çünkü şiketin arabası, diğer arkadaşlarındaydı. Yola çıktılar. Konuşa konuşa tatil köyüne gelmişlerdi. Orada, işlerini hallettiler. Turgutreis istikametine yönelmişlerdi. Yolda giderlerken Patron; “hiçbir şey düşünmüyor musum? Ben sana yardımcı olayım” O, “niçin?” diye sordu patron; “evlilik...” demişti. Konuşmayı orda kesti. Konuyu değiştirdi.  O’na garip gelmişti. Patron biraz şişmandı ama, gramaj eksikliği vardı. Bu yüzden biraz hafifti. İşi ne olacaktı, bilemiyordu.

Sabah uyandığında, bugün çok iş var diye kendi kendine mırıldandı. İşyerine gitti. Programını yaptı. Bodrum’a indi. Bodrum’un yeni imar planı ile ilgili olarak haber alıp, röportaj yapacaktı. İmar planını, merkezi yönetim hazırlayıp göndermiş ve plan belediye meclisince onaylanmıştı. Halkın bu duruma tepkisi, gün geçtikçe artıyordu. Plan; Torba Kavşağı ile Ortakent kavşağı arasını kapsıyordu. Bodrum, Konacık ve Bitez’de yaşayanları ilgilendiriyordu. Yapılan röportajlarda halk; bir yıl sonra seçimler olacağını bu seçimlerden sonra oluşacak belediyelerin iyisiyle kötüsüyle kendi planlarını kendilerinin yapması gerektiğini savunuyordu. Halk, bu dirayeti göstermişti. Her yerden de destek alıyorlardı. T.M. M.O.B. Bodrum kalesinde, destekleyici bir panel düzenledi. Ertesi gün, belediye meclisi toplanarak, yeni bir karar alacaktı.

Belediye Meclisi toplantısı, öğleden sonra idi. Ondan önce, bir haber daha alması gerekiyordu. Oraya gitti. Haberini aldı. Yemeğini yedi ve kılpayı toplantıya yetişti. Karar olumluydu. Belediye meclisi daha önce onayladığı kararı geri almıştı. Emekler boşa çıkmamıştı. Hemen ofise gitti. Haberi verdi, üzerinden büyük bir yük kalkmıştı, sanki... Kendi Payına... Basının ne kadan önemli olduğu, ortaya bir kez daha çıkmıştı.

Odasına geçmiş, çalışıyordu. Sekreter masasından sesler geliyordu. Patron ve çalışan bir arkadaşı konuşuyorlardı. Patron O’nun için arkadışına “pezevenklikte yapıyormuş” diyordu. Hiç sesini çıkarmamıştı. Patron ofis dışına çıkmış dışarıdan telefon ediyordu. O’nunla konuşuyordu. Ses tonu normal biçimde gelmiyordu. Patrona, fazla yüksek sesle konuşmaması gerektiğini, kendisini duyabildiğini belirtti. Kadın, iyice sinirlenmişti. O, “ofise gelecek misiniz?” diye sordu. Biraz sonra geleceğini söylemişti patron... Oyalanmaya başlamıştı. Bulmaca çözüyordu. Patron geldi. Patrona, “ben işi bırakıyorum” dedi. “Tamam” diye cevap almıştı. İçeride biraz parası vardı. Onu da aldı ve kampa gitti. Eşyalarını topladı. Arabasını yerleştirdi. Kamping sabibine ödemesi gereken borcu vardı. Onu ödedi, vedalaştı.

Yine bilinmeyene doğru gidiyordu. Hayatı hep bu şekilde geçiyordu. Acilen iş bulması gerekiyordu. Geceyi, Yalıkavak Migros’un parkında geçirdi. Sabah uyandığında aklına, Gündoğan’da ki Bahçe Restaurant gelmişti. Belki orada iş bulabilirdi. Migros’tan bisküvi aldı, midesini bastırdı. Gündoğan’a geçti. Müşteri gibi gitmişti. Sahibini daha öneceden tanıyordu. Orada akşama kadar oturmuştu. Bir taraftan da kitap okuyordu. Akşam üstü yer sahibi ile konuştular. Orada çalışacaktı. Geniş bir bahçe idi. Bir köşeye çadırını kurdu. Eşyalarını ve kedisini çadıra aldı. Vakit bir hayli ilerlemiş, hava kararmaya yüz tutmuştu. Çadırını yerleştirdi, birşeyler atıştırdı, yattı.

Sabah kalktığında bahçeyi şöyle bir dolaştı. Yapması gereken çok iş vardı. Kahvaltıdan sonra bahçeyi olduğu gibi tırmıkladı. Masa, sandalye ve ağacın altındaki şark köşesini temizleyip düzenledi. Bahçede küçük bir de bostan vardı. Çiçeklerle beraber bostanı suladı. Akşam olmuştu zaten... Ertesi gün, mutfakta bir rafa gereksinim vardı. Alet, edevat mevcuttu. Tahtaları dışarıdan getirmişlerdi. Ölçtü, biçti görünüm olarak eh, işe yaraması açısından güzel bir raf olmuştu. Mutfaktaki yerine koydu. Düzenlemesini patron yapmıştı. O işte bitmişti. Ancak bu arada hiç müşteri gelmiyordu.

Aradan birkaç gün geçti, Yalıkavak pazarına gittiler. Alacaklarını alıp, dönmüşlerdi. Baktı, kedisi görünmüyordu. Çadıra baktı yok, çevreye baktı yok, akşam oldu yine gelmedi. Ertesi gün yine yoktu. Ümidini kesmiyordu ama merak ediyordu.

Hergün restaurantın sahibinin arkadaşları geliyor, yiyor, içiyor, gidiyorlardı. Yine o günlerden biriydi. Akşama kadar yeme, içme ve gitme... Restaurantın sahibine abla diyordu. Annesi ile berber kalıyorlardı. O insanlar gittikten sonra, O “abla, ne güzel bir tezgah bu, herkes geliyor, yiyor içiyor, çekip gidiyor. Hadi birgün ikram, iki gün ikram...” işyeri sahibi; “buraya gelenler, benim arkadaşlarım veya müşterim...” Dedi. Kestirdi attı. Demek ki, paraya ihtiyacı yok diye aklından geçirmişti.

Bir gün sonra kedisi gelmişti. O’na sesleniyordu, yan bahçeden miyav miyav... Koştu hemen, kucağına aldı. Çadıra koydu. Hayvanın hırpalandığı belliydi. Bir kenara yığılıp kalmıştı. Akşama, restaurant sahibinin arkadaşı yemeğe gelecekti. Onlar için bir masa düzenlemişlerdi. İlk müşterileri idi. Bir hafta olmuştu. Güzel bir akşam yemeği sunmuşlardı onlara... Yemekler sipariş üzerine yapılmıştı. Herşey güzel giderken, yan taraftaki komşuları çekmiş kafayı, “vay sizin müşteriniz nasıl bizim kapının önüne arabasını park eder” diye feryat ediyordu. “Ben beş kıtayı dolaştım, böyle terbiyesizlik görmedim, böyle şey olur mu?” O, yanına gitti. “Bu kadar bağırmaya gerekyok, araba gitti gidecek” demişti. Bu sefer, O’nun üzerine yürümeye kalktı. Kafayı çekmiş, dokunmak istemiyordu ama üzerine üzerine geliyordu. Yakasından tuttu tam birtane geçirecekti ki, restaurant sahibi geldi, araya girdi, O’nu tutuyordu. Kadın kavgadan dövüşten anlamıyordu ki, o arada adam bir yumruk sallayıverseydi. Kendini hiç affetmezdi. Bunu onlar bilmiyorlardı tabii ki... Adam; “biz Anadolu Çocuğuyuz...” diyordu. Sanki ona orospu çocuğu diyen vardı. Bir de cazgır çıkmıştı ki; “beni tahrik etti” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Aslında doğru dürüst muhattap bile olmamıştı. Yalnızca “birazdan araba gidecek” demişti. Bu davranış ağrına gitmişti ama ne yapabilir di ki... Adamı yatıştırdılar, evine gitti. Müşteriler de gitmişti. Onlar, civardaki yazlıklardan birinde oturuyorlardı. Bir veda yemeği olmuştu. Masayı toparlayıp O’da yattı. Yatmadan önce, bütün eşyalarını toparlayıp, hazırlığını yapıp öyle uyumuştu. Sabah kalktığında da eşyalarını arabaya taşımış, çadırını toplamıştı. Henüz kimse kalkmamıştı. Arabasını yerleştirip, beklemeye başladı. Yer sahipleri de kalktı. Sabah kahvaltsına davet ettiler O’nu... Gideceğini anlamışlardı. Akşamki yemekten O’na düşen payı aldı. Vedalaştılar ve yola çıktı.

Aklında, İstanbul vardı. Ancak, cebinde yeterli miktarda parası yoktu. Sanki, macera perestti. Yapacak başka da birşey yoktu. Hayat böyle istiyordu. Benzin aldı, yola devam ediyordu. İzmir, Manisa, Akhisar derken, saat gece yarısını geçmişti. Balıkesir’e elli km. bir mesafe vardı. Rampa çıkıyordu, üç şeritli  idi yol... Benzini bitmişti. Hiç olmadık bir yerdi. Yakın bir, yerde istasyonda görünmüyordu. İyice,uykusu da gelmişti. Arabayı, sağa en yakın yere aldı. Geceyi arabada geçirdi. Ertesi gün, ne olur? Ne Olmaz? Diye, ayırmış olduğu bir miktar para vardı. Otostop yaparak yaklaşık beş km. ileride bir benzin istasyonu gördü. Oradan benzin alarak, geri arabanın yanına geldi. Benzini boşalttı, yola devam etti. Balıkesir’i geçti. Susurluğa üç km. kala tekrar benzini bitmişti. O akşamı da orada geçirdi. Ne yapacağını bilmiyordu. Otostopla Susurluğa gitti. Gümüş bir zinciri vardı, onu satmak istedi. Gümüşçüleri dolaştı. Alan yoktu. Cebinde ikiyüzellibin lirası vardı. İki tane ekmek aldı. Arabasının yanına döndü. Karnı ezildikçe, bir lokma ekmek yiyip, bastırıyordu. O geceyi aynı yerde geçirmişti. Ertesi sabah, alaca karanlıkta arabanın camına vuruyordu. Bir fenerle yüzyüze geldi. Işık gözünü almıştı. Kedisi savunmaya geçmeşti bile... Hırlıyordu. Hemen kalktı, uyku tulumundan çıktı. Ayakkabısını giydi. Arabadan indi. Gelenler, trafik polisleriydi. Devriye gezerken, iki gündür araba dikkatlerini çekmiş. Bir bakalım demişler. Durumu izah etti, gittiler. Bir onbeş dakika sonra geri geldiler. Nasıl söyleyeceklerin bilemiyorlardı. Hallerinden belliydi. Ama, komiser kısa kesti; “kerdeşim, kabul edersen sana biraz para vermek istiyoruz” dedi. Teşekkür etti. İsimlerini ve görev yerlerini aldı. Polisler gitmişlerdi. Otostopla, benzin alıp geldi. Tekrar yola çıkmıştı. “Bizim insanımızın gönlü ne güzel” diye aklından geçiriyordu.

Susurluk’tan bir miktar benzin daha aldı, yola çıktı. Yalova’ya geldiğinde parasal konuda hazırlıklı olması gerektiğini düşündü. Fotoğraf makinesini sattı. Birşeyler atıştırdı. Biraz vakit geçirmek istiyordu. Yaolva’da ... Yola çıkmış olsaydı. Akşam İstanbul’da olacaktı. Arabayı park edip, uyuyabileceği bir yer bulması zor alacaktı. Oysa, Yalova’da, gece geç saatlere kadar vakit geçirip, yola çıktığında, herhangi bir akaryakıt istasyonunda rahtlıkla uyuyabilirdi. Öyle de yaptı. Gebze’ye geldiğinde, yol kenarındaki bir istasyonda uyumuştu. Sabah kalktığında, hemen bir gazete alıp, ilanlarına göz gezdirdi. Bir kaç telefonu not alıp, işyerlerini aradı. İki yerle görüştü. Evi olamadğı için, adres veremiyordu. İş sahipleri için güvenli bir görüşme olmuyordu. Bu yüzden, fazla zaman geçirmeden geri dönüşe başlamıştı. İzmir’de iş bakmayı düşünüyordu. Yalova’yı Bursa’yı geçmişti. Karcabey’e yaklaşık yirmi km. kala benzin bitmişti. Neyse ki geniş bir alan vardı yolun yanında. Arabayı oraya çekti. Saat gecenin yarısını geçmişti. Orada uyudu. Sabah uyandığında, üçyüz metre Bursa tarafında bir istasyon görünüyordu. Orada lokanta da vardı. Birkaç günlük iş  bulabilirim umuduyla oraya gitti. İstasyonun sahibi ile görüştü. İşçiye ihtiyaçlarının olmadığını söyledi. Geri, arabasının yanına geldi. Yol üzeri belki Siirt Battaniyesini satabilirim ümidiyle, geçen özel arabalara, battaniyeyi gösteriyordu. Battaniye çok güzeldi. Hiç boyasız üretilmişti. Üzerinde; gri kahverengi, siyah, beyaz olmak üzere dört renk vardı. Keçi kılından dokunulmuştu. İki saat beklediği halde, hiçbir araç durmamıştı. Ancak, trafik polisleri gelmişti yine... Önce arabayı bir kolaçan ettiler, aradılar. Sonra yanına geldiler. Durumu izah etti. Karşıdaki istasyona iş için baktığını, ancak iş olmadığını... İzmir’e kadar gidebilmesi için bir süre çalışıp, para kazanması gerektiğini söyledi. Polisler bidon istediler, benzin için... Bidonu verdi. “Biz şimdi geliyoruz” dediler gittiler. Yarım saat sonra gelmişlerdi. Benzini depoya koydu, arabayı çaşıtırdı. Polisleri takip ediyordu. Beş km. sonra bir akaryakıt istasyonuna girdiler. Kamyoncuların konakladığı bir lokanta vardı. Polislerden biri, “burada çalışır mısın? Demişti. O, “tabii ki çalışırım” diye karşılık verdi. Masaya oturdular, lokantanın sahibi de geldi. Konuştular, iş tamamdı. Parayı hiç konuşmamıştı. O’nu İzmir’e götürsün de problem değildi. Akşamları, arabada yatıyordu. Kedisine, çalışan çocuklar yiyecek, ayarlıyorlardı. Başladığı, beş gün olmuştu işe... Kokmaya başlamıştı. İşyerinde duş yoktu. Patrona söyledi. Biraz para aldı. Mustafa Kemal Paşa’ya gitti. Karacabey’de ki haman kapalıydı. İyi bir kese olmuştu. Utanmıştı ha üstelik... Oklava gibi kir çıkmıştı. Yıkanıp, hemen geri döndü. Lokanta da on gün çalışmıştı. İki gün önce, patrona gideceğini bildirmişti. Ortama da alışmıştı. İşinin hakkını verdiğine inanıyordu. İki gün sonra O’nu patron çağırdı. Parasını verdi. O para O’nu izmire götürür, yemek bile yedirirdi. Herkesle vedalaştı, oradan ayrıldı.

Yola çıkmıştı. Hiç acelesi yoktu. Yavaş yavaş gidiyordu. Öğleye doğru hareket etmişti. Akşam üzeri İzmir’de olmuştu. Bir gazete aldı. İlanları na bakarken, arabalı pazarlamacılar arıyorlardı. Telefon etti, adresi aldı. Ertesi sabah görüşmeye gitti. İşyeri sahibi, pazarlamacılıktan yetişme biri olduğu için, halden yoldan anlıyordu. Patrona doğru söylemişti. Evden uzak olduğunu, arabada yattığını... İşe kabul edilmişti. Masaj makinesi pazarlayacaktı. Patron “iki gün sonra gel, yanına bir arkadaş buluruz, beraberce seyahate çıkarsınız” demişti. O, “bugün çıkabilirsek, çok iyi olacak” diye düşüncelerini belirtti. Şirkette bir çocuk vardı. Getir, götür işleri yapıyordu. Patron, “bu arkadaşla çıkarsınız o zaman...” Dedi, hemen hazırlıklarını yaptılar. Arabaya, iki koli mal yüklediler. Balıkesir tarafına gideceklerdi. Yola çıktılar. Önce, arkadaşının evine uğradılar, onun eşyalarını alacaklardı. Evi, yollarının üzerindeydi. Bornova’da... Eşyalarını aldı, geldi. Yolda giderken havadan sudan konuşuyorlardı. Manisa’yı geçtikten sanra mola verdiler. Karınlarını, güzel bir şekilde doyurdular. Arabanın; suyuna, yağına bakıp, devam ettiler. Akhisar’dan çıkışta hemen Sındırgı yoluna girdiler. Bu yol, eski İzmir, İstanbul yolu idi. Akhisar, Balıkesir arası tamamen değiştirilmiş., Çok güzel bir yol oluşturulmuştu. Böylece, yol da kısalmıştı. Sırdırgı yolu çok virajlı idi. Kasabaya geldiklerinde, otel bakmışlar; belediye otelinde kalmak istemişlerdi. Otele yerleştikten sonra, bir kırtasiye buldular. Sındırgı’nın köylerini kapsayan bir harita istediler. Neyseki vardı böyle bir harita... Haritayı aldılar. Otele gidip hazırlandılar. Akşama gidecekleri köyleri tespit ettiler. Haritaya göre yola çıktılar. Tespit ettikleri üç köy vardı. İlk gitmiş oldukları köyde, yedi tane makine satmışlardı. Oradan, diğer iki köye geçtiler. Tanıtımlarını yaptılar, geri otele geldiler. Kedisini otelde bırakmıştı. Yirmi gündür ilk defa yatak yüzü görüyordu.    

Ertesi gün, hangi köylere gideceklerini saptadılar ve yattılar. Sabah erken kalktılar. Çorbalarını içtiler, çevrede araştırma yaptılar. Gerçi akşam gidecekleri köyleri saptamışlardı ama biraz da bilgi almaları isabetli olacağı inancındaydılar.

Birkaç köye daha uğradılar. Sadece tanıtım yapmışlardı. O gün, Sındırgı’dan ayrılıp, Balya tarafına geçmişlerdi. Balya’ya gelmelerinden önce, birkaç köyde tanıtım yaptılar. O köylerde beş tane makine satmışlardı. İşleri, iyi gidiyor gibiydi. İnşallah daha iyi olur diye aklından geçiriryordu. Balya’ya gelmişlerdi. İki makine de orada verdiler. Balya, eski ve şirin bir kasaba idi. Konumu çok güzeldi. Akşam olmak üzereydi. Gönen’e doğru hareket ettiler. Gönen’e ulaştıklarında, modern bir görünümle karşılaştılar. Kaplıcaları da merkezde idi. Bir otel bulup yerleştiler. Akşama yine köylere çıkacaklardı. Yemeklerini yediler. Lokanta sahibinden, civar köyler hakkında bilgi aldılar. Otele gelip, duşlarını aldılar ve köylere gittiler. O akşam birşey elde edememişlerdi. Sabah, Gönen’den ayrıldılar. Civarda büyük köylerin olduğunu öğrenmişlerdi. Bu köylerin hepsi, çok büyüktü. Ancak, satış olmuyordu. Yollarına devam ettiler. En az on köye uğramışlar, ikitane mekine satabilmişlerdi. Bandırma-Susurluk yoluna çıkmışlardı. Devam ettiler. Mustafa Kemal Paşa’ya geldiler. Otele yerleştiler. Orada, iki gece kalmışlardı. Sekiz-on tane makine de orada satmışlardı. İkinci gün arkadaşı dönelim diye ısrar etmişti. Ona uymak zorunda kalmıştı. Çocuk evliydi. Yaşına girmemiş bebekleri vardı. Ona da hak vermişti. Geri döndüler. Arkadaşını evine bıraktı. Şirkete gitti. Kalan malları indirdi. Hasapları gördüler, yakın bir yerde otel buldu kendine...

Sabah, şirkete geldiğinde, diğer arkadaşı dükkanı açmıştı. Onunla konuştu, Milas tarafına gitmeye karar verdiler. Yola çıktılar. Ortaklar’da birşeyler atıştırdılar. Öğleden sonra, Milas’a ulaşmışlardı. Birkaç otele baktılar, uygun olanda kaldılar. Milas’ın haritasını buldular. Haritaya göre, köyleri gezemeye başlamışlardı. Milas’ta yüzyirmidokuz köy vardı. Gez, gez biter miydi? Orada, bir hafta kaldılar, sonra İzmir’e geri döndüler. Yanındaki çocuk epey uyanıktı. Bunu hissettiğini, ona belli etmemişti.

Bir dahaki seyahate, başka bir arkadaşı ile çıktı. Hemen bir akşamda geri dönmüştü. Çocukta kabiliyet yoktu. Arkadaşlarından bahsederken çocuk diye konuşuyordu hep... Çünkü aralarında epeyce yaş farkı vardı. Hemen geri döndüler. Çocuk kırılmasın diye de bir işim çıktı demişti.

Şirkette çalışan çoktu. Bir başkası hemen bulunuyordu. Bu sefer, Konya tarafına gideceklerdi. Çünkü, seyahate çıkacağı arkadaşı Konya’lı idi. İlk durakları Akşehir oldu. Akşam olmuştu. Çok iyi şekilde yağmur yağıyordu. Bir otel buldular, yerleştiler. Otel kaloriferli idi. Bu iyi olmuştu, üşümüşlerdi çünkü...

Sabah, Isparta Yalvaç tarafına geçtiler. Arkadaşı, oraları iyi biliyordu. Yalvaç’a gelmeden, yedi-sekiz yere uğramışlardı. Hiç satış yoktu. Yakın bir zamanda seçimler olacağı için, köydeki insanlarla konuşuyorlardı. Tepkilerini ve düşüncelerini alıyordu. Arkadaşı, bu konulara pek değinmiyordu. Bu, O’nun için, güzel bir tecrübe oluyordu. Gittikleri yerlerin, siyasi haritalarını kafasında çizebiliyordu. Yalvaç’a ulaştıklarında, yemek yediler. Yalvaç, ilçe merkezi olduğu için, orada satış yapmak zor idi. Oradan ayrılıp, Beyşehir tarafına gectiler. İlk köye gidiler. İlk satışlarını yapmışlardı. Dört tane makine satmışlardı. İleride bir köye daha girdiler. Orada da iki makine sattılar. Moralleri yerine gelmişti. Akşam olmuş, hava kararmıştı. İlçe merkezine doğru yol alıyorlardı. Arkadaşı, “yarın da bu tarafa gelelim” diyordu. O, “olur tabii” diye cevap verdi. Bölgeyi arkadaşı daha iyi biliyordu çünkü... Beyşehir’e gelmişlerdi. Arkadaşı, otel ile görüştü. Orada dört gün kaldılar. Sonra Akseki’ye geçtiler. Toroslar’ın üzerindeydiler. Manavgat’a indiler. Bir gece orada kalıp, erktesi gün köylere gideceklerdi. Üzerlerinde bir baskı oluşmuştu sanki, ikisi de agresifleşmişlerdi. Köylere giderken, geri döndüler. Tartışmışlardı çünkü. Epeyce, para yapmışlardı. Ayrı, ayrı şirket sahibiyle görüştüler. Arkadaşına bir miktar para verdi geri dönecekti çünkü... Terminale kadar götürdü. Kendisi devam ediyordu artık. Yol O’na yabancı değildi. Yolda berberlere uğruyordu. O akşam orada arabada konaklamıştı. Sabah iki tane sipariş almış, Finike’ye geçmişti. Orada, bir tane satmış, oradan Demre’ye(Kale) geçti. O akşam orada yattı. Sabah, berberleri gezdi. Yaklaşık on tane makine satmıştı. Bu arada Kaya Mezarlarını’da gezmişti. Demre, Noel Baba’nın mezarının bulunduğu kasaba idi.

Kaş’a geldiğinde, akşam oluyordu. Yedi-Sekiz berber gezdi. Tık yoktu. Akşam orada kaldı. Sabah hazırlandı, Kaş’ın bir kaç köyüne uğradı. Oralarda da satış olmadı. Kalkan’a geçti orda, bir berbere satış yapmıştı. Kalkan’dan çıktı. Yol üzerinde birçok berber vardı. Hepsine uğraya uğraya, Fethiye’ye kadar gelmişti. Fethiye’de bir pansiyon buldu. Orada konakladı.

O akşam berberlerde, Apo’nun yakalandığını öğrenmişti. Onunla ilgili bir yazı yazdı ve yattı. Ertesi sabah kalktı. Akşama kadar çalıştı. Akşam, pansiyona döndü. Gazetecilik sanki O’nu sarıp sarmalamıştı. Etti edemedi, eskiden çalışmış olduğu gazeteyi aradı. Patronla görüştü, Apo ile ilgili bir yazı yazdığını, yayınlayabilecek misiniz? Diye sordu. Olumlu yanıt almıştı. O akşam Milas’a doğru yola çıktı. Milas’a ulaştığında saat çok geç olmuştu. Bir benzinliğin parkına çekti arabayı, orada uyudu. Uyku tulumu olmasa soğuktan uyuyamazdı, herhalde... Sabah Beçin’e uğrayıp, traş oldu. Birkaç paket bisküvi aldı ve Ören’e doğru yola çıktı. Orada bir iki köye uğradı, Bodrum’a yöneldi. Yolda kedisi ağırlaşmıtı. Doğum yapacaktı. Ama bir türlü doğuramıyordu. Bodrum’da veterinere götürdü. Ameliyat olması gerektiğini söylemişti doktor... Hemen, ameliyata almışlardı. Ameliyat bittikten sonra, içeri girip bakmıştı. Üç yavrusu vardı ama artık yaşamıyorlardı. Keşke bir tanesi yaşasaydı, biribirlerine arkadaş olurlardı diye içinden geçirmişti bir an... Olsundu. Sıpacık, kendisi yaşıyordu ya O dönemde, kendisine en yakın canlı olarak onu hissediyordu.

Gece arabada yatarken, biri arabaya yaklaşsa hemen haber verirdi. Düşünceye daldığı zaman hemen gelir, bacaklarına oturur du... Hangi psikolojide ise, hisseder ve ona göre davranırdı... Doktor, o geceyi ofiste geçirirse iyi olur demişti. Kedisini orada bıraktı ve gazeteye gitti. Orada yazısını teslim etti. Biraz sohbet ettikten sonra ayrıldı. O gün Bodrum’un birkaç köyüne gitti. İki tane makine satmıştı. Akşam erkenden yattı. Ertesi sabah, veterinere uğradı. Sıpacığı aldı. Tekrar yola çıktı. İki gün protein verdi. Yarası kapanmıştı. Artık, hoplayıp zıplıyordu. Eski neşesi yerine gelmişti. İzmir’e döndü.

Birkaç arkadaşıyla daha seyahate çıktı. Herkes, kediyi bahane edip, O’nunla seyahate çıkmak istemiyordu artık...

Gittiği yerlerde satış yapamıyordu. Patronla konuştu. Onlara yük olduğunu düşünüyordu. Üzerinde çok az bir para olmasına rağmen patronla vedalaştı. Yola çıktı. Çeşme’ye doğru gidiyordu, artık... İzmir’de bir iş bulamamıştı. Yarı yolda bir restaurant vardı. Yine benzin bitmiş, yine nerde trak, orada bırak olmuştu. Arabadan indi, restaurant sahibine; “iş varmı?” diye sordu. Olmadığını öğrendi. İki gece orda kaldı. Herkesin de dikkatini çekiyordu. Ama ne yapabilirdi ki... Ertesi sabah, bir jandarma geldi, O’na “karakoldan sizi komutan çağırıyor” dedi. Karakola gitti. Konuştular. İş aradığını söyledi. Buralarda, iş yok diye söylemişlerdi. Tekrar arabasını yanına geldi. Lokanta sahibi, akşam üstü yemek göndemişti. Teşekkür ederek, yemeği almıştı. Ertesi gün bir miktar para verdiler, borç olarak diye içinden geçirmişti. Oradan ayrıldı. İzmir’e geri döndü. Hergün gazete alıyor, iş ilanlarına bakıyor, işi rastgitmiyordu. Akşamları, Manisa Yolu üzerindeki ikinci akaryakıt istasyonunda, arabasında yatıyordu. Oradaki işyeri sahibinden de iş istemişti ama, işlerin zayıf olduğunu söyleyerek, iş olmadığını belirtmişi. Borç olarak almış olduğu para da bitmek üzereydi. Tekrar eski şirketine geri gitti. Orada ufak tefek işleri yapıyordu. Patronun arabasını yıkıyordu, haftada iki üç defa... Bu iş O’na zor gelmiyordu. O’na  zor gelen şey, kendisine yakıştırılan sıfatlardı. Buna sessiz kalanlardı. Arabayı şirketin önüne çekmişti. Akşamları arabada yatıyordu. Böyle, bir ay kahrını çekmişti patron... Yapmayabilirdi de. Sağolsundu... Bir ay orada bu şekilde kalmıştı. Yardımcı olmuştu bir şekilde...

Bir ay sonra patron, “ne yapacaksın?” Diye sordu. O, “bir boya sandığım olsa, hiç olmazsa aç kalmam, demişti. Patron, “gel, son defa bir seyahate çık, böyle gidersen kendine güzvenini yitirirsin” diye O’na güç vermişti. O, “zaten borcum var, şimdi bir avans daha vereceksiniz, iyice batacağım.” Dedi. Patron, “bana borcun falan yok, al şuradan iki koli mal, doğru seyahate...” Dedi. Hay Allah razı olsundu. Avansını aldı. Kolileri arabaya yükledi. Yola çıktı.

Bergama tarafına gidiyordu. Hava kararmıştı. Bergama’ya ulaştığında hemen kalacak bir yer buldu kendine... Yaklaşık bir aydan fazla bir zaman olmuştu ki, arabada yatmıştı. Kendini çok yorgun hissediyordu. Pansiyona yerleşti ve hamama gitti. Güzel bir şekilde terlemişti. Sıcak suyu görünce, iyice gevşemişti. Bir saat kadar uyumuştu. Bir de kese oldu. Banyosunu aldı ve çıktı. Hamam, ilaç gibi gelmişti. Pansiyona geri geldi ve yattı. Hemen uyumuştu. Deliksiz bir uyku çekmişti. Sabah uyandığında toparlandı. Yola çıktı. Kozak tarafına gidiyordu. O tarafta ona yakın köy vardı. Akşama kadar dolaştı, nafile... Hiç satış yapamamıştı. Geri geldi, Bergama’ya... Pansiyonda kalmak istemiyordu. Çünkü, parasını hesaplı harcamalıydı. Bergama’dan çıktı, bir benzin istasyonu gördü. Orada, arabayı park edip, geceyi orada geçirdi. Sabah, Dikili tarafına geçti. Birkaç girişimde bulundu, yine satış yoktu. Geri dönmeye, karar vermek üzereydi. Şirketi aradı, patron ile görüştü. Ayvalığa doğru devam etmesini söylemişti, patron... Ayvalığa geldi. Hava, birdenbire bozmuştu. Böyle yağan bir yağmur hiç görmemişti. Arabanın içinde biraz bekledi, yağmur dinebilir diye... Yağmur dinmemişti ama hızı azalmıştı. Arabayı park etti. Satışa çıkmıştı. İyice ıslanmıştı, ama kazanmak zorundaydı. İlk satışını yapmış, biraz rahatlamıştı.

O akşam iki makine daha satmıştı. Arabayı yine bir benzin istasyonuna çekmişti. Sabah sanayi çarşısında birkaç satış daha yaptı. O gün, akşam üstü Edremit’e ulaştı. Tesadüfen, berberler derneği başkanının dükkanına girmiş, başkana bir makine satmıştı. Daha sonra, başkanın göndermiş olduğu yerlerde on taneden fazla makine satmıştı. Tekrar Milas tarafına gitmeyi düşündü. Yola koyuldu. İzmir’den gece geçmişti. Dolayısıyla şirkete uğramayamamıştı. Direk Ören’e geçti. Birkaç girişim sonuçsuz kalmıştı. Çökertme Köyüne geçti. O civarda üç-dört makine satmıştı. Bodrum’a devam etmişti. Birkaç tane de orada sattı. Ertesi gün, Bodrum’da çalıştığı iş yerini ziyarete gitti. Patron, beraber çalışalım demişti, kabul etti. Ancak, onbeşgün sonra başlayabileceğini söyledi ve ayrıldı. Hemen İzmir’e geri döndü.

Şirkete geri geldiğinde, patrona durumu izah etti. Patronda sevinmişti. Hemen hesaplarını yaptılar. Bir miktar borçlu kalmıştı. O gün yine arabayı yükleyip tekrar seyahate çıktı. Bu sefer fazla uzaklara gitmiyordu. Bir sahil kasabasına gidiyordu. Gittiği gün yedi makine satmıştı. Ertesi gün yine o kadar... İşi yi gidiyordu. Orada bir berberle anlaşmıştı, müşteri buluyordu. Berberin küçük ber evladı vardı. Lösemili idi. Her ay mutlaka, İzmir’e gidip tedavi görüyordu. Bunun üzerine berbere “Makineyi, kaç paraya satarsan sat” dedi. İçinden primini alıyor gerisini berbere veriyordu. İşleri iyi gidiyordu. Beş-altı tane makine daha bırakıp berbere, bir başka yere gitti. Orada da onbeştane makine satmıştı. Yol üzerinde dört tane daha... Son seyahatiydi ve işleri iyi gidiyordu. Tekrar o sahil kasabasına gelmişti. O arada altı tane daha satıldı. Zamanı bitmek üzereydi. Berbere teşekkür etti, berber O’na... Vedalaştılar.

Dönüş güzergahı üzerinde; Söke, Kuşadası Selçuk’ta hiç satamamıştı. Tire’ye uğradı. Orada da üç tane sattı. İzmir’e döndü. Şirkette hesap gördüler. Önceden olan borcunu kapamıştı. Almış olduğu avansı geri ödedi. Yanına da kendine bir miktar parası kalmıştı. Patrona teşekkür etti. Yanına yedi tane makine almıştı. Belki satabilirim diye düşünmüştü.

 


XXIII

 

Artık, Bodrum’da gazetecilik yapacaktı. Buna çok seviniyordu. İki üç gün sonra seçimler vardı. Seçim ertesi işine başlayacaktı. Bu boşlukta da enerji toplayacaktı.

Bir kaç gün, göz açıp kapayana kadar geçmişti. İşine başlamştı. İlk yazısı seçimlerle ilgiliydi. İki hafta geçmiştiki O’nun patrona aşık olduğu söylentileri etrafta dolaşıyordu ve O bunu duymuştu. Ne yapabilirdi ki, bir işe ihtiyacı vardı.

Her yıl şirket Bodrum Haritası hazırlıyordu. Bu haritanın finansını ise, çeşitli şirketlerden, esnaftan aldığı reklamlar ile karşılıyordu. Bu iş için koşturuyordu. Yaklaşık elliye yakın işyeri dolaşmıştı ama bir tane reklam alabilmişti. Bu O’nun eksikliği değildi. Sabahları patronla beraber yapılan programa göre hareket ettiği için, patron gidilecek yerlerle kontak kurarak, bu işyerlerinden O’nun alacağı reklamları engelleme cihetine gidiyordu. Çünkü, vermiş oldukları yüzde yirmi prime ihtiyaçları var diye düşünüyordu. Para kazanma yollarını bir bir tıkamış oluyordu. Aynı durumu, broşür işinde de uyguluyordu. İki yaz boyunca orada çalışmıştı. Ama bir tane bile broşür alamamıştı. O, öncü olarak çalışıyordu. Kimlerin broşüre ihtiyacı olduğu böylece belli oluyordu. Bunları ya patron gidip alıyordu yada grafiker olarak çalışan arkadaşları...

Para kazanabildiği tek iş, gazete aboneliği idi. Bu işi iyi yaptığını söyleyebilirdi. Fakat patron, onunda kolayını bulmuştu. Abonelik için adres alıp bilgisayara işlenmesi gerekiyordu. Ancak, hangi tarihlerde abone olunduğu kayıda alınmıyordu. Bir yıl içerisinde, bazen bir kişi, iki üç kez abone yapılabiliyordu. Bu ne kadar doğruydu patrona sormak lazımdı. Alınan adresleri, bazen patrona, olmadığı zaman bilgisayarcıya vermek gerekiyordu. Bunlardan biri abone kayıdını patron işletmeyi veya bilgisayarcı işlemeyi unuturlarsa, kabak abone yapanın başına patlıyordu. Sahtekar durumuna düşmüş oluyordu.

Bu arada şirkete yeni bir eleman gelmişti. Tabela, serigrafi v.s. işleri ile ilgili usta idi. Usta bu işi biliyordu. Çalışmaya başlamıştı. Bir hafta deneme süresi verilmişti kendisine...

Bir gün O, patronla konuşurken telefon çalmıştı Patron telefonu açtı. Bir süre konuştu. İzmir’den grafiker biri olduğunu söylemişti patron... İsmini de söylemişti. Hediyelik eşya işi yaparken ortak olduğu kişinin o dönemde İzmir’de grafikerlik bölümünde okuyan baldızı idi. Şirket, baldızın şirketi ile çalışıyordu. Bunun, kendisi açısından bir problemi yoktu. Sorarlarsa öğrenirlerdi.

Söylentiler git gide artıyordu. Aşık olmuş diye. Bir tek sağır sultan kalmıştı duymadık. Bunu patrona hissettirmemişti. Ancak, patronla konuştu, işten ayrıldı. Önceki yaz kalmış olduğu kampa gitti. Belki orada bir iş bulabilirim diye... Kamp sahibi ile konuştu ama iş yoktu. Kamp sahibi, yaptıkları işleri ağır olduğunu, O’nun bu işi yapamayacağını düyünüyordu. Biraz daha üstelemişti. Bir iki gün yardım edeyim, ondan sonra karar verin diyordu. Ancak, bir teklif getirmişti. Kamp sahibi, ayrıldığı işyerinin patronu ile iyi arkadaştılar. O’na; “ayrıldığın işyeri ile konuşayım, belki orada çalışabilirsin, dört gün sonra bana bir uğrayıver” demişti.

Dört gün çok uzun bir süre gibi gelmişti, O’na... Tek başına nasıl vakit geçireceğini şaşırmıştı. Denize gidiyor, kitap okuyor yine de zaman çok zor geçiyordu. Öyle böyle dört günü geçirmişti. Bu arada başka yerlerde işte aramıştı. Kampa geldi. Baktı ki, eski patronun arabası da oradaydı. Kampın bahçesine çekmemişti arabayı... İçeri girdi. Eski patron evdeydi. Kamp sahibi geldi. Şartları sıraladı. O, bütün şartları kabul etmişti. Kamp sahibi tekrar eve girdi ve eski patronla aralarında bir tartışma olmuştu. O’nu, biri pezevenklikle, diğeri ise hırsızlıkla suçlamışlardı.

Bu suçlamaları O, biliyordu. Ama ikisine de hissettirmemişti. Çünkü, O’nun işe ihtiyacı vardı. Bazı şeylere katlanmayı hayat O’na öğretmişti. Bir yere kadar. Bu sefer biribirlerine girmişlerdi. Sen hırsız dedin, yok sen pezevenk dedin. Haybeye bir tartışma idi. İkisi de kendini kurtarmanın yollarını arıyorlardı artık... Sonuçta iş olmamıştı. Kamp sahibi bunu kendisine bildirdi. Teşekkür edip, oradan ayrıldı.

Ne yapacağını bilmiyordu. Yola koyulmuştu. Milas’a geldiğinde, arabayı satayım diye düşündü. Gitti, bir galerici ile görüştü. Ölü fiyatı vermişti. Orayı hemen terk etti. Tekrar geri döndü. Gölköy yakınlarında iki gün geçirdi. Akşamları çok karanlık oluyordu. Kafasında bir plan yaptı. Gölköy sahiline arabayı çekip, oradaki restaurantlarda, bir iş bulabilirim belki diye düşünmüştü. Düşündüğünü yaptı. Arabayı sahile çekti. Çok az bir benzini vardı. İki milyon kadar da parası... En yakın bakkala gidip iki tane ekmek, iki tane büyük su aldı. Aylardan Haziran idi. Yabancı olduğu için, yanına bir kaç kişi gelmiş, konuşmuşlardı. O’nu merak etmişlerdi. İş aradığını söylemişti onlara... Ertesi gün tam hazırlanmıştı, iş bakmaya gidecekti ki, tanımadığı bir kişi gelmiş, diğer insanlara, O’nu göstererek; “bu sahilde işbulamaz” diye söylemişti. O insanı hiç tanımıyordu ve unutamıyordu. Bir insan hiç tanımadığı biri için nasıl böyle konuşabilirdi? Bu bir önyargı idi. Nasıl bir tepki gösterebilirim? Diye düşündü bir an... İş arama şevki, birden bire kırılmıştı. Orada açlığa dayanmak durumundaydı. Pes etmeye niyeti yoktu. Pasifte olsa mücadele etmeliydi. Yaşamdan kopabilirdi yoksa... Bu tanımadığı insana rağmen, gitti birkaç yer ile konuştu. Adam haklı çıkmıştı. Ekmeği, suyu, parası bitmişti. Orada beşinci gündü. Tam ondört günü orada yalnızca su içerek geçirmişti. Yirminci gün, o adama tepki olarak, arabanın camına “ölüm orucu” yazmıştı. Evet, bu bir tepkiydi. Direnmeliydi hayata, pasifte olsa... Başkaca, yapabileceği hiç bir şey yoktu. Bir gün önce, kedisini de bir çocuğa vermişti, iyi bakmak şartıyla...

Öğleden sonra, kendisini, belediye başkanının gönderdiğini, “yemek isterseniz getirelim” diyen bir çocuk gelmişti yanına... O, “teşekkürler istemem” demişti. Çocuk, “ozaman gerekeni yaparız” demişti. O, “gereken nedir?” diye sordu. Çocuk, “Jandarmaya haber vereceğiz, çünkü, buradaki insanlar rahatsız olmaya başladılar” dedi. O, “peki siz gereken ne ise yapın” demişti. Halsiz kalmıştı.

Akşam üstü Jandarma gelmişti. Beraberce, Yalıkavak Jandarma Komutanlığına gittiler. Orada karakol komutanı ile görüştüler. Ona durumu açıkladı. İş aradığını, bulamadığını... Komutanın yanında bir sivil vardı. Bu sivil bir miktar para verdi, borç olarak ve oradan ayrıldı. Karakol, bu konuyla ilgili olarak, işlem yapmamıştı.

Hemen bir karpuz almıştı. Arabayı sahilde bir yere çekti. Karpuzu güzelce yemişti. Yalıkavak’tan, Ortakent’e geçti. Arabasını, önceden kaldığı kampın yanına çekmiş, iki  geceyi orada geçirmişti. Domates, salatalık ve ekmek aldı. İki gün bunları yedi. Üçüncü gün kamp sahibi, O’nu görmüş, ayaküstü biraz konuşmuşlardı. Öğleden sonra kamp çalışanları, kumsalda ve derede temizlik yapıyoryardı. Onların yanına giderek, yardım etmeye başladı. Yaklaşık üç-dört saat O’da çalışmıştı. Paydos saatinde kamp sahibi yanına gelmiş, “bize yardım edersen sevinirim” demişti. O’da “tabii ki yardım ederim” dedi. Hayat ile bir bağ kurabilmişti tekrar... Acıkmıştı. Hemen arabasına giderek, kumanyasının bir kısmını yemeye başladı. Tam bu sırada, kampın müdürü geldi; “arabayı içiri alıp çadırı kurabilirsin” diye söyledi. Karıntokluğuna da olsa bir işi olmuştu. Arabayı kamp alanı içine aldı, çadırını kurdu, duşunu aldı ve hemen yattı. Yaklaşık, yirmibeş gündür arabada yatmıştı. O kendine bir iş bulmuştu. Kumsalı, yabancı maddelerden arındıracaktı. Bahçede, eski bir kum eleği buldu. Plajdaki kumu elemeye başladı. Plajın uzunluğu, elli metre civarında idi, genişliği ise ortalama üç metre kadardı. Kendine, bir çalışma temposu tutturmuştu. Bir saat çalışıp, onbeş dakika dinleniyordu. Öğlen yemeğini oniki-bir arasında yiyordu. Orada çalışanlardan biri, mutlaka yemeğini getirirdi. Bir hafta içerisinde işi bitirmişti. Bu arada kamp sahibi, eski çalıştığı yerle kontak kurup, iş temin etme cihetine gitmişti. Bu konuyu O’nunla konuştu. Eski patronu ile konuşmadan, bir karar veremeyeceğini söylemişti. Bir gün akşamüstü, eski patron geldi. Hep beraber konuştular. Üç gün sonra, eski yerinde işe başlayacaktı. Kumsaldaki işi bittiği için, ot biçmeye başlamıştı. Bir iki gün içinde, bütün iş bitmişti işletme de... Son kontroller yapıldıktan sonra, sezon açılışı yapılmıştı.

Motelde, hemen üç-dört oda dolmuştu. Restaurantta işlemeye başlamıştı. Akşam yemeklerini orada yiyecekti. Kamp sahibiyle bu konuyu konuşmuşlardı. Motele gelen müşterilerle, iki gün içinde iyi diyalog kurmuştu. İşine de başlamıştı. Çadırı, yine geçen yıl kurmuş olduğu yerde idi. Bahçe duvarının dibinde, bir ağacın altındaydı. Dolayısıyla, sabahları güneş pek etkili olmuyordu.

İkinci iş günü, akşam kampa geldiğinde, duşunu aldı, restauranta geçti. Yemeğini yedi ve motelde kalan insanlarla sohbet etmek istedi, ama, insanların kendilerini ondan soyutlama tavırlarını sezmişti. Bunda bir bit yeniği vardı. Kamp sahibi, numarasını çekmişti yine... O, yine hırsız olmuştu. Hemen çadırına gitti. Eşyalarını topladı, hemen yattı. Sabah erken kalktı. Çadırını topladı. Bütün eşyalarını arabaya yerleştirdi. Ve işyerine gitti. Kahvaltısını yaptı, günlük programını hazırladı. Haber  almaya gidecekti. Birkaç yerden, reklam almaya çalışacaktı. Belki bir-iki gazete abonesi yapabilirdi. Arabaya, iki günde bir benzin alıyordu. Fişlerini de saklıyordu. Şirket, ay sonunda akaryakıt istasyonuna ödeme yapıyor, fişler o zaman gerekli olabiliyordu.

O akşam, şirkette bir kanepe üzerinde yatmıştı. Ertesi gün, işler yine yoğundu. Akşama kadar iş kovalamıştı. Ama hiç bir şey elde edememişti. Şirkete döndü. Öğleden yemek kalmıştı, onu yedi ve çalışmaya başladı. O, çalışırken tabela ustası dışarıdan gelmişti. Bir süre konuştular. Usta sarhoş idi. Kafasında oluşturmuş olduğu bir sürü problemi sıralıyordu. Sanki, O’nun hiç problemi yoktu. O, hiç cevap vermiyordu. Yapmış olduğu yemeği bile paylaştıklarını söyleyebilen kişiliksiz biri idi. O, “bizde yenilen yemeğin sözü olmaz” diye cevaplamıştı. Usta konuşuyor, O, sadece dinliyordu. Cevap alamayınca usta sinirlenmeye başlamıştı. O, gitti arabasına yattı. Ertesi sabah usta, patronla beraber “O”nun odasına gelmişti. Usta patrona; “akşam biraz tartıştık” diyordu. O’nu korkuttuğunu zannediyordu. Bu düşünce ustaya haz veriyordu. Usta, aslında eğitimli biri idi. Kendisi öğretmendi ama... O, bu konunun patron ile konuşulmasının bir anlamı olmadığını düşünüyordu. Usta ise aksini... Çünkü, usta ile patronun arası sıcaktı... Aralarında bir ilişki vardı. Bunu ne kadar hissettirmeseler bile, bu herkes tarafından biliniyordu. Galiba patronun huyu idi. Her şirkette çalışan ile...

Gazeteyi baskıya hazırlayan arkadaşları işten ayrılmıştı. Çok az para veriyorlardı ve zamanın da ödemiyorlardı. Patron, bu duruma çok sinirlenmişti. Patron, gazeteyi çıkaran kişinin, eskiden çalıştığı yerde, hırsızlık yaptığı, başka yerde iş bulamadığını, isteğe bağlı sigortasını ödediğini alenen anlatıyordu. Bir gün Bodrum’da haber için yürürken yanından geçen iki kişi hem gülüyorlardı, hem de alay ediyorlardı. O, patronun uzatmalısıymış... Bu söze çok sinirlenmişti ama belli etmedi. Patron O’nu nasıl lanse ediyorsa...

Benzin alma ile ilgili çıkan söylentiler, bardağı taşıran son damla olmuştu. Bütün  benzin fişleri yanında idi.

Yaşantısı artık bir azap gibi geliyordu O’na... Düşündü düşündü ve böyle rezil olacağına, evinde vezir olurdu. İki günlüğüne eve gitti. Evde anne ve baba gayet iyi karşıladı. Birbuçuk yıl sonra. Belki yakın bir zamanda eve döneceğini söyledi ve geri döndü.

Bir gün Bodrum’da haber için dolaşırken, bir esnafın yanına uğradı. Bir süre sohbet ettiler. Nereden geldiğini sormuştu O’na... Gazeteyi söyledi. Esnaf, “o gazetede para ile haber yapan biri varmış” dedi, imalı imalı... Şöyle bir düşünmüştü. Kendisinden başka kimse yoktu oysa... Esnafa “bunun bir sepkülesyon olduğunu, böyle bir şeyin olmasının mümkün olmadığını izah ederken akla karayı seçmişti. Patronlar, sadece kendi sözlerinin geçebilmesi için (tabii ki hepsi değil) neler yapacaklarını şaşırıyorlardı. Çalışanlar potansiyel hırsızdı.

Odasında çalışıryordu ki, patron odaya girdi. O’na “kampa bir miktar borcunuz kalmış, onu ödedik” dedi. O “neden bana sormadan ödediniz, belki ben ödemeyecektim” dedi. Patron bozulmuştu. Sana ne be kardeşim, borç benim borcum ister öderim, ister ödemem. Karşıma gelsinde borcunu istesin bir görelim” diye söylendi. İnsanlar; söylediklerini, yaptıklarını; yakın, orta ve uzun vadeli olarak tasarlamalı ve uygulamaya koymalıydılar, diye düşünürdü hep...

İki gün sonra gazeteyi baskıya yetiştirmeye çalışıyordu. O’ndan önce gazeteyi çıkartan arkadaşı gelmişti ofise... Patron, hiçbir şey olmamış gibi onunla sohbet ediyordu. Yanlarına gelip arkadaşına “merhaba” dedi. Biraz sohbet tettikten sonra, patron O’na “gazeteyi yazmaya devam edebilisiniz” dedi. O ise, “yazmayacağım” demişti. Bir insan ancak bu kadar iki yüzlü olabilirdi. Sen adam için her türlü lafı söyle, yüz yüze gelince de hiçbir şey olmamış gibi davran... İki günden beri eşyalarını toplamış, arabasına yerleştirmişti. Eve dönmeye kararlıydı. Bir de parayla haber yapma spekülasyonu... Hepsi üstü üstüne gelmişti. Kalan eşyalarını da arabasına koydu ve oradan ayrıldı.

 


XXIV

 

Önce, Gölköy’e gidip, kedisini buldu. Kedi evde idi. Taşıma sepeti de evin önündeydi. Evdeki insanlar ile konuştu. Kedisini aldı. Yalnız, evin küçük bir çocuğu vardı. Kediyi seviyordu. Akşamları beraber yatıyorlarmış. Onunla da konuştu. Çocuğa, “kedimi alabilir miyim?” diye sordu. Çocuk, “ama ben onu çok seviyom” diye cevap vermişti. O, “gel seninle bakkala gidelim” dedi. Kediyi sepetine koydu, arabaya götürdü. Arabanın içine salıvermişti kediyi, kedisi durağanlaşmıştı. Eski canlılığı yoktu. Çocuğa, “sen kendin bakkala gidebilirmisin?”  Çocuk, “gidebilirim tabii...” diye yanıt verdi. Çocuğa bir miktar para verdi, onunda gönlünü aldı. Oradan ayrıldı.

Eve doğru yola çıkmıştı. Eve ziyarete geldiğinde cebine bir miktar para koymuşlardı. Kalan para, O’nu eve götürebilirdi. O kadar çok çalışmış, o kadar emek vermişti ki işine... Ancak O’ndan emeğini ve onurunu çalmaya gayret göstermişlerdi. Buda bir nevi hırsızlıktı ama, görünürde değildi.

Eve ulaştığında, iki-üç gün dinlenmişti. Fiziksel ve zihnen... Şöyle dönüp geriye bakmıştı. Yaşadıklarını aklı almıyordu. Çok şey kazanmıştı, bu bir buçuk yıl içerisinde yaşama dönük olarak.. İzmir’de çalışmış olduğu pazarlama firmasında, iş seyahatine çıktığında gitmiş olduğu köylerde, şirketin vermiş olduğu birim fiyat üzerinden satış yapıyordu. Bu fiyatın, bir miktarı prim olarak kendisinin oluyordu. Köydeki insanlar uyanık olmak zorundalardı. Çünkü, birçok pazarlama elemanı, köye geldiğinde, onlardan birşeyler alıp götürmüş.Şirketlerin vermiş olduğu fiyatın çok üzerinde satış yapmışlar, böylece kendileri çok kazanmışlar ama, köyde yaşayan insanlara, büyük ölçüde kazık atmışlar. Üstüne üstlük, tahsil etmiş oldukları senetleri, ikinci, üçüncü defa tahsil etmişler, bazı yerlerde... Bunun için, köye gidip satış yapmaya başladığında insanlar, hemen şirketin telefonunu istiyorlardı. O’da tetefon numarasını veriyordu. Şirket, bu insanlara satılan malın primsiz fiyatını veriyor ve satış elemanı zor durumda kalıyordu.

Eve döndükten sonra, bir hafta içerisinde maden işine merak salmıştı. Babası bir mineral bulmuş O, mineralin araştırmasını yapıyordu. Sonuçta birşey çıkmamıştı bu işten...

Giysilerinin bir bölümünü Bodrum’da şirkette unutmuştu. Telefon etti. Ne zaman isterseniz alabilirsiniz cevabını almıştı. Yolu Bodrum’a düşmüştü. Bodrum’a giderken, Çeşme yolundaki restauranta uğradı. Oradan almış olduğu borcu ödeyip, Bodrum’a öyle geçti. Bodrum’a ulaştığında da Yalıkavak karayoluna uğrayarak, almış olduğu borcu, bir assubaya verdi. Assubay; “ben o arkadaşı buraya çağırırım, bu parayı veririm” dedi. Çünkü, parayı veren adamı işyerinde bulamamıştı. Daha sonra şirketi arayarak, yarın uğrayacağını bildirdi. Ertesi gün gitti. Patronla görüştüler. Tam kalkmak üzereydiki patron O’na “derhal burayı terkedin” demişti. Birden kafayı yediğini düşündü. Çünkü, bu şekilde davranmasını gerektirecek hiç bir şey yapmamıştı. Kovulmak ağırına gitmişti. Patronun, kendini haklı çıkartmak için yapmış olduğu bir plan olduğunu düşündü. Ama ağrına gitmişti. Kim olursa olsun, hak etmediği bir davranışı kabul edemezdi. Yalıkavak’a geçmişti. Dönüşte rampayı inerker, bir baktı ki, patron arabayı sağa çekmiş, telefon ile konuşuyordu. Hemen orada durdu ve telefon konuşmasının bitmesini bekledi. Konuşma bitti, arabanın yanına geldi. “Ben bu davranışı hak etmedim, sizinde bu şekilde davranmaya hakkınız yok” demişti. Patron, sesini çıkarmıyordu. Şirkette aslan olan insan, şimdi kuzu olmuştu. Patronla konuşmak istiyordu. Bu kovma kovulma olayını sonuçlandırıp, öyle dönmek istiyordu. Patron, “şu an işim yoğun, telefon edersiniz” demişti. Tamam deyip, arabaya bindi ve Bodrum’a geçti. Ertesi gün de eve döndü. Evden her gün arıyordu, ama patrona bir türlü ulaşamamıştı. Aramak isterse kendisi arasın diyerek, bir daha aramamıştı.


XXV

 

Onbeş gün sonra Bodrum’a tekar dönmüştü. Şirkette beraber çalıştıkları bir arkadaşı, reklam firması açmıştı. Orada, tabela, kartvizit, broşür v.s. işler yapıyordu. Kendisi yeni mezun olmuştu. Grafikerdi. Beraberce çalışmaya başladılar. Bodrum’a geleli birkaç gün olmuştu ki, eski işyerindeki usta, yeni işyerine gelmişti. Usta çok garip bir adamdı. Garipliğini, orada da göstermişti. O’na “senin Bodrum’da olman, beni çok rahatsız ediyor” demişti. O’ “neden?” dedi. Cevap verememişti. Kendi kafasında birşeyi paylaşamıyordu. O, artık dayanamamıştı. Ustanın yüzüne karşı, “kardeşim, ben seni hiç kaale almadım ki, sen niçin buraya geliyorsun.” Demek zorunda kalmıştı. Usta “ben kaale alınmayacak adam mıyım?” Deyince susmuştu. Bu da garip bir soruydu çünkü...

Bu arada grafiker arkadaşıyla çalışırken, eski patronun yumuşak olarak nitelendirdiği ve haber getiren gazeteci, kendisi gazete çıkarmaya başlamıştı. Gidip onunla konuştu. Köşe yazacaktı. İkinci yazısında, düşünce ayrılığı yüzünden yazılarını kesmişti. Demokrasiyi,hiç kimse kendi ideolojik çıkarlarına alet etmemesi gerektiğini düşünüyordu. Hem ağızlardan demokrasi düşmeyecek, hem de kendi düşüncesi dışındaki düşünceler, gazetede yer almayacaktı. Buna demokrasi denemezdi. Bu; olsa olsa totoliterizm olurdu ki, bunun da demokrasi ile ilişkisi yoktu.

Çalışmış olduğu yer yeni bir işyeri idi. Henüz oturmamıştı. Bu yüzden, kısa bir süre içinde oradan ayrılmıştı. Dükkan, ancak kendi kendine dönüyordu. Orada ağırlık yapmak istememişti.

Yine, eski işyerinden tanıdığı bir arkadaşı matbaa açmıştı. Gidip onunla görüştü. Arkadaşı gazete çıkarmayı düşünüyordu. İki sayı gazete çıkarmıştı ki artık işyerinin gücü kalmamıştı. Zaten iki sayıyı da kendi imkanlarıyla çıkarmıştı.

Matbaa da çalışan iki arkadaşı daha vardı. Onlar biraraya gelmişler ve reklam firması kurmaya karar vermişlerdi. O’na da bu konudan bahsetmişlerdi. Biri, memeleketten, matbaa makinesi getireceğini söylemişti. Böyle olunca, bu konuyu kabul etmişti. İki gün sonra, matbaa sahibiyle görüşüp, iki arkadaş işi bırakmışlardı. Diğeri ise konuştukları gün işi bırakmıştı.

İşi bıraktıktan sonra, hemen ofislerini kiraladılar... Badana, boya yaptılar. Bu arada işin şekli değişmeye başalmıştı. Matbaayı getirecem diyen arkadaşı, kıvırmıştı. Şu zaman, bu zaman getirecem diye söylemeye başlamıştı. Bunun üzerine iki arkadaşı ile beraber konuştu. “Ben bu işte yokum. Siz devam edecek iseniz devam edin...” Diye durumu arkadaşlarına izah etti ve ayrıldı.

 


XXVI

 

Turizm işi ile ilgilenen biri ile konuşmuştu. Beraberce gazete çıkarmaya karar verme aşamasına gelmişlerdi. Bu arada, eski patronu ofise gelmiş, sahibi ile görüşüp gitmişti. Gazete çıkarmak için gerekli malzemeler listesini hazırlamıştı. Bilgisayar, skenır, yazıcı ve ufak tefek malzemeler. Bilgisayar vardı, ancak, diğer malzemeler alınacaktı. Ofisin sahibi, fotoğraf makinesini getirdi ve O’na teslim etti. Bir de ofisin anahtarını yaptırmışlardı. Ofiste, masa üstü bilgisayar vardı. Onu kullanacaktı. Ama, bir türlü karar veremiyordu. Bugün-yarın, bugün-yarın derken onbeş gün olmuştu. Baktı ki bu iş bir sonuca bağlanmıyor. Fotoğraf makinesini ve anahtarı ofiste çalışan çocuğa teslim edip, oradan ayrıldı. Çünkü, telefonla bile ofis sahibine ulaşamıyordu. Geriye eve dönmüştü.

Bu arada, kendisini mafya olarak netelendirdiklerini duymuş, bunun son olarak ayrılmış olduğu ofis sahibinden kaynaklandığını söylemişlerdi. Söylentileri hiç sevmiyordu. Açtı telefonu ve kendisiyle görüştü. Ofis sahibi öyle birşey söylemediğini, eğer isterse, Mart Ayı’nda gazete işine başlayabileceklirini söyledi. Bunun üzerine, Mart Ayı’nda gidip, ofis sahibi ile görüştü. Bayrama da az bir zaman vardı. O’na bayramdan sonra gelin, bir görüşelim dedi. Bu düşünceye hiç katılmamıştı. Ancak, görüşmek üzere deyip, oradan ayrılmıştı.

Aradan bir süre geçmişti. Terkar Bodrum’a gitti. Yaklaşık yirmi yıldır faaliyet gösteren bir matbaa ve buna bağlı olarak çıkan gazetesi vardı. Matbaanın, patronuyla görüştü ve işe başladı. Bi ara önceden çalışmış olduğu şirketin patronu matbaaya gelmişti. Kadın; O, nereye gitse takip ediyordu. Hehalde bir kuyruk acısı vardı. O’na biri, “duruvemişte, vumamışsın” demişti. Acaba mecbur muydu? Öyle olsaydı vururdu. Yeni patron, yüksek okul mezunu, askerliğini bitireli iki yıl olmuş, evli ve bir ufaklık sahibiydi. Ufaklık, fıstık mı? Fıstık, şirin mi? Şirin idi. Asıl patron baba idi. Ancak, işi babadan devralmıştı artık... Patron O’na, bir fotoğraf makinesi vermişti. Dandik bir makineydi ama bunu kaybetmişti. Hem de ofiste. Bir de profesyonel makine vardı. Onu, heryerde kullanmıyordu. Dandik makine yok olmuştu. Herkese sordu, patrona da sormuştu. Kimse bilmiyordu. Patrona, “sana bir makine borcum var” demişti. İşe başladığı iki ay olmuştu. Bu işyerinde çalışırken de; hırsız, polis, pezevenk olmuş, erkeklik aleti çalışmıyor olmuş, yeni bir oluşum daha ortaya çıkmış. O’nun, kafayı yediği söyleniyordu. Aslında tam bir komedi yaşıyordu, gerçek hayatta... Çünkü bir insan bu sıfatların hepsi olabilir miydi? Bizim insanımız, bu yaratıcı gücü, endüstriyel tasarım için kullanmış olsaydı, hiç olmazsa kendileri için iyi bir sıfat edinmiş olurlardı. Mucit.. Ekonomiyi geliştirmiş olurlardı...  Bu ülkeye faydalı olmuş olurlardı. Bu ülkeye faydalı olmak ayıb olurdu... Yukarıdakiler, oturdukları yerden para kazanıyorlardı. Onların çalışıpta ülkeye faydalı olmaları olur muydu hiç?... Çok ayıp!... İşyeri sahibi bu söylentilerin doğru olmadığını, ön yargının sirayete dönüşmesi olduğunu algılamıştı ama ne yapabilirdi. Herşey bir yere kadar idare edilebilinirdi. Önemli olan, bir merabanın sürmesiydi.

Anlamıştı ki, bu spekülatörler hiç susmayacak, spekülasyonlar ise hiç bitmeyecekti. En güzeli, yine evin yolunu tutmasıydı. O’nun gibi yaşamak zorunda olan, ama evi olmayan insanlar vardı. Bu insanlar nasıl mücadele edebileceklerdi hayat ile?... Direksiyonun başında bunu düşünüyordu.

İşte böyleydi. Herşey insanlar içindi. Özür dilemeyi öğrenemeyen toplumlarda, bireyler ön yargılar ile yaşamaya devam etmek zorunda kalacaklar diye düşünüyordu.

Birgün, feodal yaşam sisteminden, menfaat düzeneği çıktığında, kendiliğinden ön yargı da yok olmuş olacaktı.

Her başlamış olduğu işte huzursuz oluyordu ve inciniyordu. Bir de bu davranışlar bilinçli olarak yapılıyordu. Nasıl olsa her sıfat yakıştırılmıştı.

Bunların sonucunda onurunu ve gururunu yitiren O’muydu? Yoksa haksız yere O’na bu sıfatları yakıştırarak yaşamdan uzaklaştırmak isteyenler miydi?

Bu tür olaylara şahit olmadan, bazı insanların söylemleriyle O’nu zan altında bırakıcı söylemlerde bulunan kişileri vicdanlarıyla başbaşa bırakmalıydı. Çünkü, onlar zavallıydılar.

Sonuçta şu ortaya çıkmıştı. Bazı olyaları insanlar, dolayısıyla toplum yaratmaktaydı. Doğruda olsa, yanlış da olsa... Eğitimli ülkelerde bu tür olayların oluşması, çok düşük bir olasılıktı. Çünkü o insanlar ince eleyip sık dokuyorlardı. Hemen her söylenene onay vermiyorlardı. Bu toplumlarda feodalite, yani menfaat alışverişi, büyük oranda kalkmıştı. Hayatı yaşanır hale getirmekte, yaşanır halden çıkarmakta insanların, yani toplumun elinde olan bir süreçti.

Şunu da düşünüyordu: “İnsan enflasyonu olan ülkelerde, insana verilen değerin, ne kadar azaldığını yaşadığı ülkeden pay biçebiliyordu. O, küçük yaşlarında şunu gözlemleyebilmişti. O dönemlerde insanların biri birilerine ne kadar saygılı davrandıklarını... Çünkü, o yaşlarda ülkenin nüfusu, şu andaki nüfusunun yarısından azdı. İnsanı; bu şekilde değerlendirmek yanlış bir bakış açısı gibi görünse de mantık bunu gösteriyordu.

 


XXVII

 

Pazarlamacılık yaptığı dönemde dikkat etmişti. Şimdi de dikkat ediyordu ki, otelde kaldığı zamanlarda mutlaka sicil incelemesi yapılıyordu. Polisiye olarak GBT olarak adlandırılan sicilinde, mutlaka bir oynama olduğunu algılamıştı. Bunu kimin yapabileceği konusunda hiçbir bilgisi yoktu. Ama, şüphelendiği kişiler vardı. Bu basit bir olay değildi. Çünkü bir yaşamı öldürebilirdi. Nereye gitse, hangi otelde kalsa, otel yöneticileri, diğerleri bir tuhaf bakıyordu yüzüne... Sanki hayatı kangren olmuştu. Ancak, kangren gibi kesip atamıyordu yaşamın bazı kesiterini. O’na bir kaç karayı yapıştırmışlar, onlarla yaşamak zorunda bırakıyorlardı. Babasının cenaze günü bile rahat bırakmamışlardı O’nu akrabaları... O gün bile, o kalabalıkta daha iyi yayılır diyerek, hırzılıkla suçlamışlardı “O”nu. İşte bunlar zavallılardı... İslami normlarla yaşanabilinir. Ama, insani normlara ulaşamaz isen, bu ayrıntıda, islamı tartışmak zorunda bırakabilirdiniz insanları... İslamı tartışmak yerine yaşamak, sonuçta da insani normlara ulaşabilmek. İşte yaşama anlam yüklemenin bir parçası bu diye düşünüyordu. GBT’sine işenecek ölçüde hukuk dışı bir hareketi ve davranışı olmamıştı. Dahası böyle bir olay yaşasaydı, mahkemesi görülmesi gerekiyordu. Yargısız infaz bu olmalıydı.

Hocadan el alma döneminde, tarikatların her zaman başvurdukları bir yol vardı. İyi bir büyü yapıp, insanı normal düşüncelerinden uzaklaştırıp, yani kafayı yeme noktasına getirerek, önce polis kontrolünde bir hastahaneye göndermek ve akabinde deli damgası vurmak. Hocalar bu yolu, aile bireylerini kullanarak gerçekleştirmekteydi. Bu şekilde durum savcılığa kadar intikal etmişti. Ancak, aile bireyleri durumu algılamışlar ve dilekçelerini geri çekmişlerdi. Bu olayın GBT’sine işlenmesi durumu ortadan kalkmıştı. Peki ne idi GTB’sine işlenen?.. Çok merak ediyordu. Bu birgün ortaya çıkacaktı, ama...

Düello hak aramanın en güzel yollarından biri diye düşünürdü hep... Çünkü, karşılıklı olarak gelen iki kişi de kendisinin haklı olduğunu düşünürdü. O’nun karşısına hiç kimse çıkamamıştı, kendisinin haklı olduğunu söyleyebilen... Düelloya davet edebileceği... O, mücadelesinde haklıydı ve...

 

YAŞAM DEVAM EDİYORDU; HERŞEYE RAĞMEN

GÜZELLİĞİYLE....

YETERKİ MÜCADELE DEVAM ETSİNDİ.....  


GREENPEACE

   

   KUZEY KUTBU KURTULDU!

http://www.greenpeace.org/turkey/tr/



İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Omnportal

http://www.isteataturk.com